Bugün günlerden
Cuma. Sabah seansı, bazı sporcuların taktik oyunları ile geçti.
Yani seçmelerde sadece finale kalabilmek için bastılar. Finalde
asıldılar.
Seçmeler
sırasında tören olmadığı için yarışmalar, tam zamanında bitti.
Ama finaller tam bir işkenceydi. Azerbeycan’lı bir antrenör
bize dönüp, “ dünki gibi olacak?”. “ Yok” dedik. “Eyi o zaman,
seyreyleyelim.” Saat 19:00 sıralarında elinde su şişesi ile
idari koridorda volta atıyordu. Tebessüm edip adeta kaçtık.
Çünkü daha bayraklar başlamamıştı.
Bugün size
aktaracağımızı çok konu var. Hele hele kızdıklarımız ya da
eleştiriye muhtaçlarını saymakla bitiremeyiz. Ama, büyük bir
kısmını sırlar dosyasına kaydedip bir azını yazacağız.
Şu İspanyol
Omegacılar yok mu? Bizi gülmekten kırıp geçirdiler. Bu ekibin bu
işi ilk defa yaptıklarına kalıbımızı basarız. Niye mi? Niyesi
şu: Hani havalı İspanyol kızımız vardı ya. Bugün Ömer Alporal’ın
yanına gidip, “sory” demiş ve Yunanistan’ın verdiği listedeki
200 m. kurbağalama derecesini göstererek, “bu dereceyi yazıyorum
bilgisayar kabul etmiyor” demiş. Ömer bey listeye bakmış bakmış
kıza dönüp “nasıl yani?” demiş. Çünkü verilen derece 02:95,00’
mış. Ömer bey dereceyi görünce sıkıntıyı anlamış ve 9’u 3 yapıp
kızı göndermiş. Nasıl çözüm ama. Türk aklı. Alporal çözümü.
Bırakın gerisini Yunan’lılar düşünsün. Rekor olacak hali yok ya
canım.
Dün arıza yapan
mikrofon bugün tamir edildi ve görevini layikiyle yaptı.
Öyle
yanlışlıklar var ki, biz yapmadığımız halde, kesinlikle faturası
bize çıkacak ve çıkıyordur da.
Buyurun bir tanesi daha. Bu yarışmada, kural gereği “bir yarışa
bir ülkeden en fazla 2 sporcu” girebilir. 200 m. sırtüstü
erkekler yarışını izlerken bir şeylerin yanlış olduğunu fark
ettik ama inanın çözemedik. 8 sporcu tamam. Start tamam.
Gittiler geldiler gittiler geldiler, eksik yüzen de yok. Bu da
tamam. Ama bir şey var... Bu yarış yüzülürken, havuza
Yunanistan Federasyon Başkanı geldi. O yıllardır gördüğümüz
başkan, aynı başkandı. Kilo almış ve saçları yine dağınık ve üst
taraf sağdan sola doğru. Derken dakika 1 gol 1. Adam şeref
locasına oturur oturmaz bağırmaya başladı. Kimse bir şey
anlayamadı. Önce herkes “şov” yapılıyor sandı. Ancak Yunanca
sürdürdüğü bu yüksek sesli itiraz sırasında loca “triiiii” sesi
ile çınlıyordu.Kimse, şeref kürsüsünün yanındaki göndere
çekilecek ülke bayraklarını aldırmıyordu. Adamın işaret ettiği
yöne baktık veeee inanamadık. 3 tane Rus bayrağı vardı ve adam
kural hatası yapıldığını söylemeye çalışıyordu. Yani bırakın
seçmeleri, Ruslar finalde 3 yüzücü yüzdürmüşler ve 1,2,3
olmuşlardı. Hemen madalya töreni durduruldu. Hata bizden değil,
İspanyol güzelimizin yaptığı girişler ve çıkardığı final
listesinden kaynaklanmıştı. Pekii bu hatada Rus’ların hiç mi
suçu yoktu. Öyle ya, sen bile bile 200 sırtüstüne 3 kişiyi sok.
Ve bunu seçmeler yuttur. Gel finalde takıl. Sonradan özür
dilediler ama, ya Başkan görüp de uyarmasa ne olacaktı. Yine de
bu faturanın İspanyollara değil, bize çıktığına bir kez daha
kalıbımızı basarız.
Dün akşam
yemeği sırasında uzun boylu bir Rus kızı, kuyruğa girip yemeğini
aldı ve yanındaki arkadaşı ile bir masaya oturdu. Ardından
çantasından bir kutu bira çıkarıp açtı. Başladı tavuk eşliğinde
yudumlamaya. Amanın biranda ortalık karıştı. Garsonlar,
gönüllüler, kır saçlı yetkililer, boynunda kartı olan olmayan
herkes doluşuverdi kızın başına. Ne olduğunu anlayamayan
kızcağız ne yapacağını şaşırdı ve “ okey okey okey” diye
sayıkladı. Bu kargaşada kutu bira masadan kayboldu.
Buradaki görevliler sabah
temizliği sırasında votka ve bira kutusu toplamaktan
bıktıklarını söylüyorlar. Bize göre bunları yabancı idareciler
yapıyordur. Sporcu içmez diye düşünüyoruz.
Bu
müsabakalarda dikkatimizi çeken GÖZLEMLERİMİZ oldu.
Bizim kız sporcularımız boy
olarak biraz kısalar. Erkeklerimiz de boy olarak yakınlar ama,
hafif tıknaz bir görünüm sergiliyorlar.
İkinci gözlemimiz,
Ukrayna’lı yüzücüler. Finallere sırt çantaları ile geldiler.
Sepetçi diye tabir ettiğimiz gönüllüler, sporcuların tişört ve
şortlarının üzerine ıslak terlik ya da ayakkabılarını koyunca
onlarda bu formülü bulmuşlar. Bu sadece burada değil,
Üniversiat’da da yaşandı. Ukraynalılar sırt çantasının içine
soyunup terliklerini de yanlardaki ceplere sokunca her şey kuru
kaldı.İşlem tamam.
Üçüncü gözlemimiz, madalya
törenlerinden. Ülkemizden çok fazla kişinin madalya verdiğini
gördük. Bir sürü yabancı idareci ve antrenör varken hep bizden
birilerinin olması iyi olmadı gibi geldi bize. Hele hele
Trabzon’dan bir kişi madalya vermeye çıkınca, şeref locası ve
çevresinden yükselen sesler çok üzücüydü. Daha fazla duymamak
için uzaklaştık. Çünkü gerçekten ismini bilmediğimiz bu kişi
Trabzonspor yönetim kurulu üyesi olarak anons edildi. Meğer 2
dönem önce yapmış. Bu durum üzüntümüz bir kat daha artırdı.
Biz de antrenörüz. Bizi,
biz tanırız, biz anlarız. Bazen alkışlarken elimizin içini,
eleştirirken de dışını kullanmalıyız diye düşünüyoruz. İşte
“dışıyla alkış” gözlemimiz de şu. Yüzücülerimizin bitiriş ya da
varış dediğimiz bölümde çok ağır kaldılar. Hatta burada
geçirilen zaman sırasında yarış verenlerimiz bile oldu. Bunu
Türkiye Şampiyonalarında da izlemek mümkün. Acaba yüzme
öğrettiğimiz çocuklara önce hızlı böcek dönüşü ile bitirişini mi
önce öğretsek daha iyi olur diyoruz.
Bu şampiyonadaki “Reaksiyon
Time” adı verilen “sese karşı refleks süresini” skorbord’da
anında gördük. Bizim yüzücülerimiz ortalamanın altında zaman
yaptı. Yani 0,85 olan çok kişi var iken, bizimkiler 0.60 ile
0,80 arasında refleks gösterdi. Bu aslında güzel bir rakamdı.
Ancak bu şampiyona sırasında 0,47’lik bir zaman vardı ki, bu
korkunç güzel bir zamandı. Kim mi yaptı dersiniz.
İnanmayacaksınız ama söyleyelim. Bedensel Engelliler yarışında
100 m. sırtüstü çıkışını yapan ve doğuştan 2 ayağı olmayan
Uğur’du bunu yapan. Nasıl olduğunu biz de anlamadık ama, cihaz
0,47 yazınca çok şaşırdık.
Yarın olunca Yunan’lılara
sormak istiyoruz. Sırtüstündeki madalyaları hep onlar aldılar.
Ancak kim birinci olsa Yunanlı sporcular “Vasili” diye
bağırdılar. Acaba, adı Vasili olanlar mı sırtçı oluyor, yoksa
”Vasili”nin başka bir anlamı mı vardı. Meraktan çıldıracağız.
Yarışması biten sporcular
nasıl geri dönüyorlar biliyor musunuz? Önce sepetlerindeki
çantalarını alıyorlar. Önce soyunma odasının, sonra havuzun
kapısından dışarıya çıkıyorlar. Yanlış okumadınız. Ana kapıdan
dışarıya çıkıyorlar. Sokakta yani havuzun önündeki beton
zeminden yürüyüp merdivenlere geliyorlar ve 2 kat yukarıdaki
tribünlere tırmanıyorlar. Yani sırtlarında çanta ya da havluya
bürünmüş kızlar ya da fast skin mayosunu göbeğinin altına
indirmiş erkek sporcuları her yerde görmek mümkün. Neden geri
dönüş yolu içeriden düşünülmemiş anlamak mümkün değil.
Gelelim bizi
kızdıran konuya.
Bir ülkenin
milli marşı, onun her şeyidir. Saygı gösterilmelidir. Biz
başkasının marşına saygı gösterirsek, onlar da bizimkine
gösterir. Bugün Emre Altınok 200 m. kelebekte marşımızı
çaldırdı. Korkunç bir haz duyduk. Emre veGizem’i dünyaya getiren
annelrin ellerinden öpüyoruz. Ayrıca ailelerini ve kulüplerini
de kutluyoruz. Onca Rus ve Ukrayna marşının üzerine bugün okunan
marşımız, çölde susayan adamın suya kavuşması gibiydi. Coşku
doluyduk ve hep bir ağızdan okuduk. Sağolsunlar.
Ukrayna ve Rus marşını, “Lale Devri Çocuklarıyız biz” gibi
dinlediğimiz şu 3 gün içinde dikkatimizi çeken bir şey daha
oldu. Bizim 2 ayağı ya da 1 ayağı olmayan Bedensel Engelliler
ile ayaklarını üzerinde yardımsız duramayan Gülistan’ımız bile
her marşı ayakta dinledi. Ancak bazıları vardı ki, bunlar
hocalarının önünde yatıyor, tepesinde “hazırolda” dikilen
büyüklerini ve arkadaşlarını görmezlikten geliyordu. Bu
sporcuları biz görmemezlikten geldik. Çünkü bizden değillerdi.
Başka dünyalarda yaşıyorlardı. Ayıpladık.
İnşallah yarın kalkarlar ve başka ulusların bayraklarına ve
marşlarına saygı gösterirler diyoruz.
Ülkesi ve isimleri şimdilik
önemli değil.
Sağlıcakla
kalın. İyi uykular bize…