|
3. Gün Raporu:
11
ülkenin katıldığı oyunlar hızla sürüyor. Bugün yüzme yarışlarında
ilk start verildi. Bazı karışıklıklar oldu. Ancak, şimdilik bunları
yazmak ayıp olur diye yazmıyoruz. Sonra bir ara yazarız diye tekrar
merhaba diyoruz.
Seçmeler 9’da başlayıp 11,30 da bitti.
Finallerde günün ilk yarışı 13-14 yaş 400 m. karışık
idi. Gizem Bozkurt rakiplerine öyle bir çaktı ki, tribünler ayağa
kalktı. Birincilik ile başladığımız bu yarışın ardından 400 m.
karışık 15-16 yaş erkeklerde Timur Dellaloğlu’nun korkunç bir
mücadelesini izledik. Kelebek ve sırtüstünü 3 ncü olarak sürdüren
Timur, kurbağalamada klasını gösterdi. Serbeste dönüldüğünde
Yunan’lı rakibi ile arasındaki 3 metreyi korudu. Son 25 m. Yunanlı
atağa kalktı. Ancak hani şu antrenmanlarda yaşanan kötü bir
alışkanlığımız var ya. Kulvarda önde giden sporcu, mesafesini
tamamlayıp bitiriş yaparken genelde yavaş bitirir. Arkasından gelen
de sanki maraton bitirir gibi elini yavaşça duvara değer ya; işte
Timur böyle bir kötü alışkanlığın kurbanı oldu. Yunan’lı bu durumu
öyle güzel kullandı ki, sakin duruşlu Timur çılgına döndü. El ele
bitti sandığımız yarışı Yunan’lının oldu. Yunanlı ikinci olurken,
Timur son salise hatasıyla bronz aldı.
Finaller çok renkli geçti demiştik. Sabahleyin beyaz
tişort giyen hakemler, öğleden sonra skorbord firmasının hediyesi
olan lacivert tişörtleri giydi. Sadece bayan ve erkek baş hakemleri,
yeşil tişort giydiler.
Final programını TRT 3 naklen verdi.
Trabzon Kamp Eğitim Merkezi, oyunların merkez üssü
olarak kullanılıyordu. Haliyle bütün üst düzey yetkiler buradaydı.
Bir ara birisiyle omuz omuza geldik. Baktık Genel Müdür Mehmet
Atalay. Günlük kıyafeti içinde adeta uçuyor. Genel Müdür Yardımcısı
ve kadim dostumuz ağabeyimiz Mehmet Ali Babacan’da aynı telaşe
içinde. Hele hele diğer Genel Müdür Yardımcısı Yunus beyi bir
görseniz, inanamazsınız. Ben ilk gördüğümde gönüllü gençlerimizden
birisi sandım. Genç, dinamik ve sürekli hareket halinde. Onu
izlerken gözünüz yorulur. Onun da ayakları yerden kesik. Sürekli
koşuşturuyor. Helal olsun dedik. Bir ara yanına gidip tanıştık ve
elini sıkıp kutladık.
Tanıştığımız bir başka kişi, TRT ye yıllarını veren
spor spikeri Levent Özçelik oldu. Saçların küçük bir bölümü hariç
yaşlanmamıştı. Biz pek çok yüzme yarışlarını hep onun yorumu ile
izledik. Dünya Şampiyonalarını ve olimpiyatları izlerken hep onun
sesi kulağımızda yankılandı. Şimdi karşımızda oturuyordu ve bir
takım notlardan dersler çalışıyordu. Kendimizi tanıtıp, yüzme
konusunda yardımcı olabileceğimizi ve arşivlerimiz olduğu söyledik.
Hani “her ne kadar sanal sitede olsak”, bizim hazırladığımız rekor
listelerini onun önünde görünce gururlandık. Çok güzel bir dostluk
kurduk. “Sizi bugüne kadar niye tanımadım” gibilerinden bir söz
söyledi. Gerçekten hoşumuza gitti. “Bundan sonra inşallah” dedik.
Özçelik’i finallerin ilerleyen saatlerinde yorum
yaparken tekrar gördük. Önündeki kumanda cihazının düğmesine bastı
ve bize dönerek, “Bugüne kadar 100 e yakın yarış sundum. Hayatım
boyunca böyle bir sıkıntı yaşamadım” dedi. Haklıydı. Bir yandan
sıcak. Bir yandan arkasında biriken meraklılar. Onların gürültüleri
ve programda ortaya çıkan gereksiz beklemeler, yılların yorumcusunu
çileden çıkarmıştı. Öylesine haklıydı ki, çileden çıkan bir tek o
değildi. Yönetmende sıkılmış olsa gerek, voleybol maçlarına
geçmişlerdi.
Gizem Bozkurt bir yarış yüzüp 2 kez şeref kürsüsüne
çıkmıştı. “Yorum yok.” Milli marşımızı hep bir ağızdan söyledik.
Ancak, milli marşımızın ilk kıtasının çalındığı müziğin sonları
biraz garip bitiyordu. Eleştirmeden geçemeyeceğiz. Sanki araya son
anda oda orkestrası giriyor ve marşımızı okuyanları şaşırtıyordu.
Teknik bir arıza oldu sandık. Ancak, 100 m. kelebekte tekrar
dinlediğimiz zaman, “pes yani” dedik. Milli marşımızın bir sürü
versiyonu varken,” bu mu getirilip konulur” diyesimiz geldi. Gizem
Bozkurt 400 karışık rekorunu kırmış bizi sevindirmişti. Kendimizi
bununla teselli ettik.
100 m kelebekte Emre Altınok da, tribünleri salladı.
Havuzdan birinci olarak çıkarken, gözleri pırıl pırıl neşe
saçıyordu. Bu pırıltı yüreklerimizi aydınlatırken, omzuna bağladığı
Türk Bayrağı ile onu kürsüde görünce duygulandık. Çünkü milli
marşımızı yanındakilere duyuracak kadar yüksek sesli okuyordu. Çünkü
aynı zamanda o da Gizem gibi Türkiye rekorunun yeni sahibi olmuştu.
Aferin Emre.
Bu arada, Rusların milli marşını ezberlememize az
kaldı. Çünkü sağolsunlar(!), 3 yarışın birinde mutlaka kürsüdeler ve
beyaz, kırmızı ve mavi bayrakları göndere çıkarken, marşlarını
kafile olarak hep bir ağızdan öyle güzel okuyorlar ki, imrenmemek
elde değil. Başları dik, yüzlerinde bir tebessüm ve tek bir ses. Bir
ara, milli marşımız okunurken, bizim çocuklarımıza baktık. Başları
ya da gözleri aşağıda öyle okuyorlar. Pardon ama, bizim milli
marşımız, başımızı aşağıya eğerek söylenecek bir marş değil. Lütfen
göğsümüzü gere gere haykıra haykıra söyleyelim. Suç işlemiş gibi
durmayalım. Çünkü okullardaki şu çarpık kuralı okullarda bırakalım.
Burası gururlanacağımız yer. Pekçok okulda, milli marşımız
söylenirken, kimse birbiri ile ilgilenmesin, ya da arkadaşı ile
gözgöze gelip konuşmasın diye, okul müdürleri hep aynı şeyi söyler.
“Önünüze bakarak söyleyin.” Etmeyin çocuklar, eylemeyin
çocuklar. Burası okul değil. Kaldırın başınızı. Haykırın. Kendinize
güvenin. Elin gavurunda ne farkımız var. Dikkat edin ay yıldızlı ve
kırmızı olan tek bayrak bizimki. Diğerlerine bakın. Hep birbirine
tutturulan 2 ya da 3 ayrı renkli kumaş. Kimisinin üstünde boya var.
Ya bizimki. Tek parça. Var mı onun gibi şanlı-şerefli ve anlamlı
olanı.
Yarışmanın dokunmatikleri ile ilgili olarak kiralanan
İspanyol firmasının çok havalı çalışanları var. Gençten bir kız ve
bir de erkek görevli ile amca kılığında bir adam daha. Hani şu karşı
küçük dağları yaratanlardan. İlk gün pek havalıydılar. Bizim bu
işleri kovalayan hakemlerimizi bile içeriye sokmamışlar ve elleri
ile çıkın işareti yaparak “çok yoğun” olduklarını(!), ifade
etmişlerdi. Bugün” bir alay yanlış” yaptıkları ortaya çıktı. Final
listeleri hazırlanırken, işin sağlamasını yapmak üzere harekete
geçen hakemlerimiz ile onların listeleri birbirlerini tutmadı. Bir
ara gözümüz kapıya takıldı. Kız olan ve havasından yanına
yaklaşılmayan eleman, adeta bir “kedi kıvamında ve süklüm püklüm”
bir şekilde geldi ve doğru sonuçları alarak yuvasına döndü.
İçimizden “heyyyo” diye bağırdığımız hissettim.
Gözümüz Genel Menejer Kerem Tanılkan’a takıldı.” Abi
seninle gece 12’de Trabzon meydanında karşılaştığımız andan itibaren
daha gözümüze uyku girmedi.” dedi. Bizden sonra o da Sultan
çorbacısına gitmiş ve tuzlama yemiş. Sonra da Meteksan’ın anlaşma
yaptığı İspanyol firması olan MSL’in sabah 7 dolayında teslim ettiği
tek kopya start listesini alıp çoğaltmaya gitmiş. Gözünden uyku
akıyordu. As Başkan Tuğrul Dellaloğlu’nu gördük. O da bitkindi. Hiç
uyumadık dedi. O da, start listesi peşinde koşuşturmuş ve bitmiş
durumdaydı. Genel Sekreter Fevzi Namalır’ı gördük. Elindeki kahve
bardağından ne yapmak istediğini anladık. Açtı ve uykusunu açmak
için 10’ncu kahvesini yudumluyordu.
Federasyon çalışanlarının da hakkını yememek lazım.
Gerçekten onlar da arı gibi çalışıyorlar. Uzmanlarımız Gökhan,
Semiha ve İlkem hep ayaktaydı. Nevin hanım da elindeki ülke
bayraklarını, torununu taşıyan anane titizliğinde tutuyor ( çünkü
1-2 hafta içinde resmen anane olacak) ve onlara bir zarar gelmesin
ve de ütüleri bozulmasın diye insanlardan sakınıyordu. Yani herkes
220 voltluk kapasitesi ile330 voltluk iş yapıyordu. Buradan
sesleniyoruz. Çalışanların hepsi mükafat ya da izini hak ettiler.
Bu arada Beytullah ile ilgili haberimiz üzerine pek
çok okuyucumuzun gözlerinin yaşardığını ve duygulandığını öğrendik.
Bu konuda öyle çok mesaj ve teşekkür aldık ki, emeğimizin
karşılığını sizlerin övgüleri ile almış olmanın çok güzel bir duygu
olduğunu bir kez daha hissettik. Alt Yapı Teknik Kurulu Başkanı Han
Batur hocanın konuşmaları çok daha etkileyiciydi. “Hocam çok
etkilendim. Engelli bir küçüğümüzü sporcu olarak yetiştirmek için
ben de start aldım” dedi. Sağolsun.
Yarışmaların Final bölümünde yüzen Bedensel Engelli
sporcuların azmi ve mücadelesi görülmeye değerdi. Bizler bugüne
kadar hiç böyle bir şey” görmemiştik.” Bütün havuz, daha bu
çocuklar yürümeye başlayıp start alıncaya kadar alkışa başladı.
Türk’ü yabancısı herkes, start verilirken nefesini tuttu. Yarış
bitinceye ve bu çocuklar havuzdan çıkıp yerlerin oturuncaya kadar
alkışlar devam etti. İşte emek ve azmin teşekkürü de buydu galiba.
Erkek sporcuların 50 metre sırtüstü yarışını izleyenler ise hem
alkışlıyor, hem de gözlerine inanamıyorlardı. Çünkü, yüzen 7
sporcudan 3 tanesinin birer ayağı, 2 tanesinin 2 ayağı yoktu. 2
sporcunun ise doğuştan kolları kısa ve elleri 2-3 parmaklıydı. Öyle
bir yüzdüler ki, temponun yüksekliği karşısında herkes gözlerine
inanamadı. Gerçekten final havası estirdiler. Bu arada bu
sporcularımızdan Fuat ve Özlem’in 2008 olimpiyatları sonrasında
yapılacak IPC Paralympic Olimpiyat barajlarını geçmek üzere
oldukları da görüldü. Size de bravo çocuklar.
Biraz da oyunlar köyünden bahsetmek istiyoruz. Burası
Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin öğrenci yurtları. Son bir ay
içinde boya, badana, fayans musluk derken güzel bir atmosfer
yaratılmış. Büyük bir öğrenci yemekhanesi var. Yemekler “eh işte”
türünden. 3 ayrı açık büfe var. Ancak, tatlısı tuzlu, sıcağı soğuğu
tek kuyrukta halledildiği için biraz izdiham yaşanıyor. Yine de
herkes memnun. Yemeğe önce bedensel engelliler alınıyor. 15 dakika
sonra tüm sporcular hücum ediyor. Cocacola ve bazı içecek firmaları
meşrubatları adeta çakmışlar. Dolaplar taşıyor. Fakat, dolapların
başına konulan bazı görevliler, çocuklara kan kusturuyorlar. Herkese
bir tane verip, gözlerine kestirdiklerine “az önce almadın mı” diye
soruyorlar. Hele hele ileri yaşta olan bir görevli ise yabancı
konuklara durmadan söyleniyor. Söylediği sözleri biz de duyduk.
Burada yazamayacağımız sözlerin ardından hep aynı şeyleri
tekrarlıyor. “Doyuramadık gitti bunları.” Bismillah yahu. Daha dün 1
bugün 2. Yaptığının adına artislik denir ve şu an başroldesin.
Önceki gece, Trabzon Belediyesi bandosuna mensup
müzisyenler, bu köydeki açık hava anfi tiyatrosunda bir konser
verdiler. Herkes oturup dinledi. Bu konserin ardında DJ eşliğinde
Karadeniz havalarından oluşan potboriler sunuldu. Bir ara pistte 150
kişi birden zıplıyordu. Ekipler kaynaşmaya başladı. İlk günkü
yabancılık çeken gözler, gülümsüyordu.
Azerbeycan’dan gelen dostlarımıza yanaştık. Kendi
aralarında ve de kendilerine özgü şive içinde Türkçe
konuşuyorlardı.” Merhaba” dedik. Merhabamızı aldık ve sitemimizi
yapıştırdık. “Neden bizimle konuşmuyorsunuz. Dilimiz aynı” dedik.
”Dinimiz de aynı” dediler.” E o zaman nasılsınız iyimisiniz?”
diyerek sohbete başladık. Dilde hata yapacakları korkuları vardı ve
bundan çekiniyorlardı. Dün bu dostlarımızdan birisi geldi ve kahve
makinesini göstererek “bardak?” dedi. Yani bardağa ihtiyacı vardı.
Tam bu sırada arkasında Bulgaristan yazan eşofmanlı bir antrenör
geldi.” Merhabalar. Kahve var mı kahve. Burası mis gibi kokuyor”
dedi. Gözlerimiz yerinden oynadı. Meğer adamın Bulgaristan’daki kapı
komşuları Türk’müş.
Trabzon için de bir iki şey yazalım dedik. Burası
dolmuş cenneti. Belediyesi otobüsünü gören dilek tutsun. Yok çünkü.
Taksi var mı derseniz, koca Trabzon’da 3 tane durak varmış. Öyle
gezinen sarı sarı taksiler yok. Önceki gün bir tanesini görüp “sarı
tuttum bir Allah” dedik. Yok çünkü. 4 sene önce gördüğümüz Trabzon
çok değişmiş. Modern caddeler ve trafiğe kapalı yolları ile çağdaş
giyinimli insanları çok fazla.
Birazdan misafirleri olduğum yüzme antrenörü Serkan
Acinöroğlu’nun evinde uykuya dalacağım. Hayalimdeki tek şey, annesi
Sevinç hanımın pişireceği kekik kokulu sucuk ve sabah kahvaltısı.
Şunun şurasında 4 saat kaldı. Çünkü Yeşilova Sporun velileri
tarafından Sümela otelde verilen geceye katıldık. “Kaptan İsmail”
isimli bir türkücü bizi mahvetti. Adam hem çılgın hem türkücü. Bizi
eğlendirmenin ötesinde, adeta kırıp geçirdi. Böyle bir adam
görmedim. Gerçek Karadeniz havası teneffüs etmek isteyenlere
duyurulur. Maçka’ya yolunuz düşerse, tavsiye ederiz.
İyi geceler.
Yarışma
Menüsüne Geri Dön
|