24 Ağustos 2003 - Makale
 

 

BİZ NEREDEYİZ,

      ELALEM NEREDE..

       Yıllar önceydi; 1988 Seul Olimpiyatları öncesinde bir yüzme kampı düzenlendi.

      Kamp, ama ne kamp.

      Sporcu sayısı 40.

 

      Kimler yok ki. Derya Büyükuncu, Berna Büyükuncu, Hakan Kiper, Volkan Kırağı,  Tuğba Güvelioğlu, Kerem Resuloğlu, Gökhan Attaroğlu, Ahmet Turan, Timur Akıncı, Murat Tahir, Ali Özüak, Özün’ler, Hakan Eskioğlu. Nida Zuhal. Kaan Berberoğlu. Adını duyup, Amerika’da olduğu için kendisini görmeye fırsat bulamadığımız herkes var.

 

      Yer Erzurum.

 

      Mekan Palandöken’deki  Beden Terbiyesi tesisleri ve İl Özel İdare tesisi.

      Antrenörler, Yılmaz  Özüak, Hikmet Özün, Sovyetler Birliği Milli Takım Antrenörü Olec,  Figen Karakuş, Haluk Okur, Serhat Açar, Abdülkadir Bilgiç, Serhat Çetinkaya.

 

      Ve Olec’in tercümanı Recep.

       Ulaşım şekli : Uçak.

      Türkiye’deki gelmiş geçmiş en kapsamlı yüzme kampı.

 

      Amaç : Hollanda’daki Avrupa Şampiyonası ve Seul Olimpiyatlarına gidecek sporcuyu belirlemek.

      En önemlisi : Ağrı’lı atletlerin yüksek irtifa etkisiyle elde ettikleri başarıya benzer bir yüksek irtifa çalışması yapmak.

 

       İlk günkü ilk  toplantıyı geçelim. Çünkü Olec 21 günde ısrar ederken, Amerikan ekolu etkisindeki “14 gün” görüşü galibiyet kazandı.

 

       Toplantı devam ediyor.

      Olec Recep’e dönüp bir şeyler mırıldandı. Gözleri bizim üzerimizde.

      “-Hoca soruyor. Hanginiz Serbest antrenörüsünüz? Kurbağa, Kelebek, Sırt ve Karışık antrenörleri kim? diye soruyor.” Oturduğumuz koltukta adeta eziliyoruz.

      Donup kalıyoruz. Herkes yutkunuyor.

      Aramızdan biri, “-Biz antrenörüz.” diyor.

      Recep tercüme edince, hocanın o asık yüzünde bir tebessüm beliriyor.(Öyle ya; kayak antrenörü olacak değiliz elbette..)

      Recep’e , “buradaki sporcuların kulüp antrenörleriyiz” diyor birimiz. Hocanın az önceki gülen yüzü asılıyor. Adamcağız şaşkın bir şekilde, “-yani aileden biri gibi bir şey mi ?” diye soruyor. Recep ekliyor. “-Abi koruyucu-kollayıcı ebeveyn anlamında bir kelime kullandı. Ne cevap vereyim.” diyor.

 

      Hava buz gibi..

 

       (Çünkü 29 Ekim 1987 günü Ankara Sesam’da Türk antrenörleri ile yaptığı sohbet toplantısında , bir sporcu yetiştiği zaman sporcunun bir üst guruba geçtiğini, antrenörünün orada kaldığını söylemişti. Antrenör çocuğun peşine takılıp bir yerlere gelmeye çalışmamaktaydı. Bunu tahtaya çizdiği dik üçgen üzerinde anlattı ve en üstte en iyi antrenörün bulunduğunu söyledi. Milli takımlara antrenör seçilirken, yetiştirdiği sırtçı, kurbağalamacı ve diğer stildeki sporculara bakılıyormuş. Hoca sporcusuyla birlikte milli olmuyormuş. Olec de sırtçıymış. Ve milli takımlarda sırtçı ve iyi bir “ kondisyon” antrenörüymüş. O gün kafamız allak bullak olmuştu. İşin içine kondisyoner ve teknik antrenörler de girmişti.)

 

       Antrenmanlar sabah saat 5.30’da başlayacak. İkinci bölüm 8,30’da. Üçüncü bölüm ise 10’da olacaktı.

       Öğleden  sonra  ise 14,16 ve 17,30 olmak üzere ikinci antrenmanlar yapılacaktı.

      (Ortak antrenmana herkes karşı çıktı. Herkes kendi antrenmanını yapmaya karar verdi. Ve yukarıdaki saatler belirlendi.)

      İlk  yemekten sonra herkes Sovyet hocanın ne yapacağını merak ederken, Olec tüm sporculara tek tek bakmaya başladı.

 

      Ama ne bakış. Tepeden tırnağa süzüyor.

      Sonra Recep’e dönüp bir şeyler söylüyor. Recep bize dönüp, “- Abi hoca soruyor. Bu çocuklardan hangisi mesafeci, hangisi sprinter,  Hangisi serbestçi, kurbağacı, kelebekçi, sırtçı, karışıkçı “ diyor. Hemen atlayıp sıralıyoruz. “-Şu şucu, bu bucu” derken, hoca çocukların ayaklarını göstererek hararetli hararetli bir şeyler söylüyor. Recep ise çıldırmak üzere, “ Ben cevap veremiyorum. Hoca bu çocukların ayakkabılarını nereden almışlar. Serbestçinin ayakkabısı kurbağacının kine benziyor. Hepsi farklı. Neden böyle? diye soruyor. “ demez mi.

 

      Meğer , her sporcunun stiline göre ayak yapısı ve ona göre günlük ayakkabısı olurmuş. Kurbağalamacı tabanı daha düz, kelebekçi konçlu, serbestçi daha seri olabilmek için konçsuz tabanı daha bombeli ayakkabı giyermiş.

 

      Türk yüzmesine çok güzel ufuklar açan Olec’ten sonra gelenler ise, bir sır küpü.

      Kapalı kapılar ardında antrenmanlar yaptılar.

      Daha da Türkçesi, hangisi kime faydalı oldu. Türk yüzmesine ne verdi.

      Biz Olec’i bugün hala anabiliyorsak, ne mutlu ona..

      Esen kalın.

 

      HALUK OKUR

 

Geri Dön - Anasayfa

Turkyuzme.com sayfaları en iyi 1024x768 ekran çözünürlüğü (ya da üstü) ve high-color renk ayarı ile izlenebilir.
Internet Explorer 5+ ve/veya Netscape 4.6+ kullanmanızı tavsiye ederiz.

Turkyuzme.com 2002-2004. All Rights Reserved.