Editörün Kaleminden –34
“Acı Kahve”
Eskilerin bir lafı vardır.
Bir fincan acı kahvenin 40 yıl hatırı
olur.
Peki bu acı kahve nasıl yapılır ?
Yine eskilere göre kahvenin hası
Tunus’tan gelirmiş. Biz değişik pişirdiğimiz için adı Türk Kahvesi
oluvermiş. Yani has kahveyi taşırmadan uzunca kaynatıp ikram ederseniz,
acı bir kahve elde etmiş olursunuz.
Oysa son yıllarda kahvenin acı olması
için hile yapılıyormuş.
1 kilo kahvenin içine 1
tatlı kaşığı iyi öğütülmüş karabiber atılıyor ve acı kahve elde
ediliyormuş.
Nereden geldik bu acı
kahve muhabbetine?
Az önce çoook eskilere gittik.
Haluk Toygarlı dönemine. Kulağı
çınlasın Haluk abi ile çok iyi günler geçirdik. Ameliyatları yüzünden
yarışlara katılamadığı günleri oldu. Ama o yine ne yapar yapar gelir ve
“n’aber çocuklar” derdi.
Bu da bize yeterdi. “Nasıl gidiyor?”
dediği zaman sorumluluğumuzu anlardık. Hesap sormazdı hiçbir zaman. İyi
bir insandı. Kızdığı zaman 10 metreden uzakta durmakta yarar vardı.
Hiçbir zaman. “Bu
adamlar fırçadan anlar. Bunlara fırça atmak gerekir” dememişti. Yalanını
duymamıştık. Hele hele hiç "asarım"lı, "keserim"li lafı yoktu. Kibar adamdı.
Aradan kaç yıl geçti ve biz kendisini iyi şeylerle anıp o günleri
hatırlıyoruz.
Kimilerine göre hiçbir
şey yapmamıştı. Ama olsun, uzun yıllar kendi kendimizi özgürce yönettik
ve bize yüzmede demokrasiyi tattırdı.
Dedik ya, 1 fincan kahve ve 40 yıllık
hatır.
İnanın, Haluk abinin bir
fincan kahvesini içmedik.
Ama hatırlamanın güzel
bir şey olduğunu ve şu yukarıdaki kahve tadında bir haz duyduğumuzu itiraf etmenin
vakti geldi diye yazdık.
3 yıl önce bu günlerde
kendisini Federasyon başkanı seçmiş ve bir seçim kazanmıştık. Fakat
sonradan gelişen olaylar nedeniyle gidip istifasını bastı ve şimdi şimdi
anladığımız bir onurumuzu korudu.
Bu onur, yüzme
dünyasının onuruydu. "Bizi kardeşlerimizden ayıramazsınız" demişti. Hatta,
"bana su topundan da oy verenler var onların oyuna saygım var" demiş ve
uzun yıllar sürdürdüğü başkanlık görevine nokta koymuştu.
Sonra neler oldu neler.
Erkeklerin hakim olduğu yüzme dünyasının başına bir bayan başkan geldi.
Feminen düşünenler "çok iyi oldu" dedi. Masculen düşünenler ise "uzun
ömürlü değil" dediler.
Bir anda ortalıktaki
insanların vizyonu değişti. "Eskiler ve yeniler" diye bir akım çıktı. Hiç
adı duyulmamış insanlar baş oldu. Düne kadar el ayak olanlar kamufle
edilip “kaka” oldu. Onlarla konuşanlar, onlarla merhabalaşanlar adeta
aforoz edildi. Sonra baş olanlara da bir şey oldu. Ayrılmalar, “buraya
kadar” demeler oldu.
Tekrar yeni yeni
insanlar çıktı. Hiç kimsenin "back-raund"una bakılmadı. Gelenekler adeta puufff diye uçtu gitti.
Oysa eskiden ne güzel
geleneklerimiz yani ictihatlarımız (yazılı olmayan kurallarımız) vardı.
3ncü kademeden aşağısı milli takımlarda görev alamazdı. Yine 2 nci ve 3
ncü kademeden aşağısı antrenör kursu veremezdi. Hatta Eğitim Kurulu
üyelerinin akademisyen antrenör olması şarttı. Teknik Kurula girme
koşulu 3ncü kademe antrenörlük idi.Bu antrenörlerin toplantılara eşofman
ile girmesi ve herkese örnek oturuş ve kalkışta olması isteniyordu. Daha
sonraları teknik kurula girmenin şartı değişti. Teknik kurul üyesi
olabilmek için o antrenörün sporcusu olimpiyat barajını geçmeliydi.
Küçük küçüklüğünü büyük
büyüklüğünü bilirdi.Yani, “ey”ler “bey”, “ay” lar “bay” değildi.
Pekiyi o dönemde hiç mi
hatalar olmamıştı. Elbette olmuştu.
Bir sürü iddialar oldu.
Bu iddialar neydi.(-)
-
Mesela milli takımlara antrenör olabilmek için, bazı
arkadaşlarımız bazı hocalarımızın kulüplerine sporcu verip antrenör
olmuşlardı.
-
Yurt dışına gönderilen antrenörler sessiz sedasız gidip gelirdi.
Onların kim olduğunu, gidip döndükten sonraki raporlarından anlardık.
-
Olimpiyatlara teşvik amacıyla küçük yaşta sporcu götürülürdü.
Çekilen fotoğraflara bakarken görüp, kimin gittiğini öğrenirdik.
-
Veli kökenli bazı kişiler as başkan olmuşlardı. Kimilerine göre,
o ilin ya da o kulübün sporcusu bayram etmişti.
-
“Web sayfasını siz yapamazsınız kim oluyorsunuz ki” denilmiş ve
aşağılanmıştık. turkyuzme.com yayına girdi. Şeffaflık geldi. Bilgi
geldi. Ses geldi. Görüntü geldi.
-
Başkan İstanbul’da oturuyordu. Yani kimilerine göre davul bir
yerde tokmak bir yerdeydi. Bazılarına göre tokmak Ankara’daydı.
Kısacası dikensiz gül
yoktu.
Ve de bu yolda engebeler
çoktu.
Yeni oluşum için
çalışmalar yaptığını duyduğumuz Başkanımızdan küçük bir ricamız olacak.
Dikkat edilmesi gereken
çok önemli bir konu var.
"Yalaka"lardan ve
"yalancı"lardan uzak durulması gerekmektedir.
Hele hele kendi menfaati
için tavşan pisliği kılığında gezenlere çok dikkat edilmelidir diyor ve
ekliyoruz.
Lütfen şu günlerde
kapısı kilitli olan havuzlar için bir iki telefon ya da görüşme
yaparsanız, yüzlerce çocuğumuz, "kulaçta sefte" yapacaklardır.
Herkese önce
İyi haftalar.
Sonra iyi sezonlar
diliyoruz.