|
BEDENSEL ve GÖRME ENGELLİLER
DÜNYA ŞAMPİYONASI GÜNEY AFRİKA’DA BAŞLADI
başlıklı yazının devamı,

Eğer ki burada yaşadıklarımızın 100 de birini,
biz bu insanlara Türkiye’de yaşatsaydık, en kötü ülke olur ve bu yarışların
bir daha bizde yapılmaması için ceza bile yerdik.
Ancak buradaki bazı insanlar öyle pişkin ve
bazıları da öyle sabırlı ki, inanılmayacak şeyleri günlük bir olay gibi
yaşayıp gülüp geçiyorlar.
Zürih’ten 12 saat havada kalarak Johannesburga
geldik. Bir anda beyaz insan sayısı azaldı. Zulu kabilesinin üstün olduğu
Durban’a hareket etmek için ikinci uçağa yöneldik.
Ortay çıkan küçücük bir köpek gelip bizim
eşyaları kokladı. Ve de benim valize takılınca polisler geldi. Çantayı
açtık, 3 tane limon dışında şortlar ve tişortlar vardı. Afrikaya limon
sokmak yasak diyerek benim limonlara el koydular. Bir başka polis geldi.
Yanınızda doping ilaçları var mı diye sordu. Donduk kaldık.Yok dedik. Tamam
dedi gitti.
En nazik olay ise Zürih’te ve Johannesbur g’ta
Türk büyükelçiliğinden birer görevlinin bizleri karşılaması oldu.
Kendilerine teşekkür ediyoruz.
Durban’a indik. Beyaz adam sayısı biz hariç
tamamen yok oldu. Öyle bir İngilizce konuşuyorlardı ki, anlamak mümkün
değil. Bizim Türkiye’deki İngilizce’miz ise adamlara tarzanca gibi geldi. Ne
söylediysek ikilettiler. Aynı kelimeleri söylemekten dolayı bizlere bir
şeyler oldu. 120 sayısını 1-2-0 olarak söyleyip, fiyatları da böyle tarif
ederek bizi rezil ettiler. Zero yani sıfırı hiç söylemedikleri için 450 olan
fiyatı 4-5- ? diye söylüyor ve bizim atlamamıza yol açıyorlardı. Sonradan
buradaki fiyatların Türkiye ile aynı olduğunu ve bizde daha fazla çeşit
olduğunu gördük.
Buranın para birimi Rant’mış. İngiliz
hakimiyetinden kurtulan Güney Afrikada hala yaşayan İngilizler Rant’a
Rent,Afrikalılar Rant diyormuş. Biz arada kalıp, kah rant kah rent diyerek 1
doları 5.6’dan bozdurarak ilk tuzağa düşmüş olduk.
Burada banka dışında dolar bozduramıyorsunuz.
Gecenin bir yarısı bakkala bozdurmak zorunda kalınca da 7.2 yerine 5.6
farkının üstüne soğuk su içiyorsunuz. Haaa unutmadan bankaya dolar bozdurmak
için giderken pasaport götürmezseniz sıra size geldiğinde geri dönerken 50
metrelik kuyruktaki herkesin boş bakışına boş tebessüm etmek zorunda
kalırsınız.
Buraların hikayesini öğrenmek istedik.
Afrika’da neden bu kadar çok zenci var diyemedik ama kara adamlar arasında
çok fazla renk farkı vardı. Pek birbirlerine benzemiyorlardı. Kimi uzun kimi
kısa, kimisi şişman kimisi kuru, çoğu da sürünen fakir.
Öğrendik ki, Mandela seçimleri kazanmak için
Afrika’nın çeşitli bölgelerinden 6 milyon kadar cahil cühela, işsiz güçsüz
ve bir o kadar da huyu bozuk adamı bu ülkeye getirmiş. Seçimi kazanmış.
İngilizleri kovmuş. Da başına 6 milyon işsiz ve saldırganı bela etmiş. Şimdi
bu adamlar burada yol kesiyor. Kapkaç yapıyor. Hırsızlık yapıyor ve
uyuşturucu ticaretini ellerinde tutuyorlarmış. Hatta evleri basıyorlarmış.
Burada tanıştığımız bir Türk bize dediki,
sizin bir arka sokağınız buranın uyuşturucu pazarı. Buradaki 1000 insanı
geçen ay muayeneden geçirmişler. 750-800’ü aids çıkmış. Sayı habire
yükseliyormuş.
Çocuklar ordu halinde geziyorlar. 5 adımda bir
adam sizi durdurup elindeki kemerlerden birini satmak için belinize
dolanmaya çalışıyor. Ya da strafora sapladığı bir sürü çirkin gözlüğü sizin
gözünüze takmaya çalışıyorlar. Kurtulmak için kaldırım slalomu yapıyorsunuz.
Kaldığımız otel 30 katlı. Otelin 13’ncü katı
yok. Rakamlara göre 30 ama gerçekte 29 katlı dev bir oteldeyiz. İlginç olanı
şu. Otel fiyatı dehşet. Organizasyon bize bu oteli uygun görmüş. ABD ve
Kanada takımı Hilton’da kalıyor. Her ülkenin kaldığı oteller müthiş. Ve de
görkemli. Fiyatları da siz düşünün artık. Başka otelde kalma şansınız yok.
Kabul etmiyorlar.
Ancak bu işin bir de garip bir yanı var. Otel fiyatlarına kahvaltı dahil
değil. İsterseniz, 13-17 euro arası vermeniz gerekiyor.Akşam yemeklerini
düşünmeyin bile. Evlat acısı. Adeta soygun yapılıyor. Bir de ekliyorlar.
Dışarıya çıkmayın. Yoksa sizi soyarlar.Pardon içeride sizin yaptığınız ne
acaba.
Bugün 5 nci gün ve aklımızda şu soru var. Bu
soyguncu zencilerle bir yakınlığınız var gibi geliyor bize. Onlar bizi size
doğru kaçırıyor galiba.
Ya da bunlar otel çalışanı mı yoksa. Hani
korkutup hapis muhabbeti falan….
Otelin resepsiyonundaki büyük iki tabak var.
İçine sürekli olarak soğuk elma koyuyorlar.İstediğin kadar ye. Ama artık
gözümüz elma görmek istemiyor.
Odamızın penceresinden Hint okyanusu
görünüyor. 50-75 metre sonra okyanus. 7 metre sonra karşı kaldırım ve
bizdeki Rus ve Çin pazarlarının aynısı yüzlerce işportacı, müşteri bekliyor.
Ne mümkün. Daha dün karşıya geçtik ve bir iki fiyat sorduk. Tosun gibi zenci
kadınlar, bir şapkaya 80 rant dediler. Baktılar gidiyoruz 25 ranta düştüler.
Yani turizmin kazığı karşı kaldırımda da var. Almadık tabi ki, güvenimiz
sarsıldı onlara…..
Okyanustan söz edelim. Uzaktan dürbün ile
gördüklerimizi anlatalım. Okyanus ile aramızdaki o 50-75 metrenin içinde
büyük bir park var. 3 tane büyük süs havuzu yeşile yakın bir suyla dolu. Az
önce yağmur yağıyordu. Baktık. Bütün insanlar yine bu suyun içinde.
Kesinlikle üşümüyorlar. Suya girip çıkıyorlar. Hiçbir şey yokmuş gibi kenara
koydukları tişortlarını giyip yürümeye devam ediyorlar. İnanamıyor ve
izliyoruz.
Buranın saati Türkiye ile aynı. Burada sabah
4’te güneş doğuyor. İlk sabah gece soyulma ve bıçak tehditi ile
karşılaştığımız için uyuyamadık. Camdan dışarıya baktığımızda dalgaların
üzerinde sörf yapan bir sürü genç gördük. Bu adamlar kesinlikle uyumuyorlar.
Üşümüyorlar ve sürekli olarak sörf yapıyor. Camı açıp serin hava ile
karşılaşıp, denizdeki adamları görünce, sanki antrenman eksikleri var de
çalışıyorlar gibi geldi bize. Ama bu adamlar sürekli suda. Ve de
bıkmıyorlar. Sörfün üzerinde 75 metre kulaç atıp açıklara gidiyorlar. Ve
burada dikilip boy veriyorlar. Su bellerine geliyor. Daha sonra bir dalganın
üstüne binip yana doğru kayıyorlar. Köpükler onları yutuncaya kadar ayakta
duruyor sonra da gömülüyorlar.Sonra haydaa tekrar aynı iş. Akşama kadar
devam. Hepsi aynı adamlar değil ama bunlardan bir sürü var demek ki.
Kumsalda güneşlenen yok. Burada futbol ikinci
sıradaymış. Televizyonlar sürekli olarak Avrupa kupalarını naklen
veriyorlar. Futbolu aşılamaya çalışıyorlar. Ama, burada gençler parklarda
kriket oynuyorlar. Hani bizim çocuklar sokak aralarından top oynarlar ya,
bunlar da kriketçi.
TV’ler beyin yıkar gibi futbol yayını yapa
dursunlar, yüzmenin birinci spor olduğunu duymamız bizi çok sevindiriyor ve
inşallah Türkiye’de de olur diyoruz.. Ama boş değil, bomboş bir hayal
olduğunu bile bile yine de rüyasını görmek istiyoruz.
Gelelim havuzlarına. Adamlar herkesi yarışlardan 4 gün önce
toplamışlar.Sporcuların bazılarına ölçüm yaptılar. Yani engel yüzdesi
ölçümü. Çünkü yarışlar bu ölçümlere göre yapılıyor. Açık yaşta, S1,S2,S3
diye gidiyor. S10’a kadar. S10 bunların en hızlıları.Yani en az engelli.
Görmeyenlerin en iyisi S11. Az göreni S12, hiç görmeyeni S13. Resmen Tıp
Fakültesine götürüp orada muayene ediyorlar. Gram gram ölçüp heyet halinde S
lerin yanına rakam veriyorlar.
Bazen sizin S7 dediğiniz adama, bu adamlar S10
diyorlar. İtiraz falan hak getire. Tam bir lobi. Adamlar AB komisyonu
üyeleri gibi. Devamlı kaş altında göz arıyorlar.
Kıvırcık saçlarını düzleştirip sonra jölelemiş
bir kız gelip, 2 nci günden sonra antrenman yapacağımız havuzları ve kulvar
numaralarını gösteren bir liste verdi. Bize sözlerimizi ikileten bu kıza bir
tişort hediye ederek sözlerimizin bir kerede anlaşılmasını sağladık.
Araçların bizleri kaçta alacağını bize söyledi.
İlk havuzumuzun adı, Crawfood’tu. Beyazların
hakim olduğu bir bölgede büyük bir kolejin havuzuymuş. Bu isim de o kolejin
adıymış. Öğrenciler bizdeki gibi okulun son haftası olduğu için okulu kırmış
sağda solda geziniyorlarmış.
Ağzımız açık kaldı. Bizim haziran 15 imiz
onlarda kasım sonu aralık başı oluyormuş. Havuzun girişinde, üyelik için yaz
tatili olan aralık-nisan tarihleri arası diyen duyuruları okuyunca
kafamızdaki mevsimler allak bullak oldu.
Bizde yaz onlarda kış, bizde kış onlarda yaz.
Akşam antrenmanını ise yarışın yapılacağı
Kings Park Parkındaki Havuzda yaptık. Bu havuz kapalıydı. Elips şeklinde bir
salon. Ortasında 10 kulvarlı bir havuz.Oturma yerleri beton. Koltuklar yok.
Yerler tuğla. Kapılar tahta. Soyunma odaları bölüm bölüm. Erkekler
tuvaletinde pisuvar yok. Onun yerine duvarda bombe haline getirilmiş çelik
bir levha var. Yukarıdan aşağıya sular akıyor. Dibinde bir oluk var içi
ernet dolu. Yeri gelmişken söyleyelim. Oteldeki erkekler tuvaletinin
pisuvarları da buz ile dolu. Hani şu bildiğimiz küp küp buzlar var ya. Onlar
pisuvarın içinde. Hala bir anlam veremedik. Power FM’den Compela’yı tanıyan
varsa sorsun.
Depar taşları sudan fazla yüksek değil. Yani
70-90 cm olması gerekirken, burası 60 cm. gibi. Dışarıda açık bir havuz var.
5 m. Derinliğinde ve kulvarlarla bölünmüş. Atlama havuzu.
Havuzun içinde güvercinler uçuyor ve uçarken
suya şaaap diye bırakıyorlar. Kimsenin umurunda değil. Yerde güvercin
pislikleri var. Herkes ayakkabı ile içeride. Tuğlaların aralarında garip
garip karıncalar. Sarı ve ince-uzun olan bu karıncalar çok hızlı yürüyorlar.
Takip etmeniz mümkün değil. Her yer karınca. Bir de onların bir boy ufak ve
daha siyah olanı var. Onlar da hızlı ve 2 gündür paçamızdan içeriye girip
bizi deli ediyorlar.
Havuzun çıkış yerlerindeki touch-pad ler
omega. Karşı taraftakiler Colorado. Yarışa katılan tüm ülkelerin bayrakları
tavana asılmış.Bizimkisini arıyoruz. Önce yok gibi geliyor. Sonra alfabetik
sırayı takip edince gözlerimize inanamıyoruz. Fotoğrafını çektik. Lütfen
bakın. Hangi ülkeye gittiysek, bu kepazeliği hep gördük. Bu adamlar
elçiliklerden istemiyorlar mı acaba diyoruz. Hemen öğleden sonra yanımızdaki
aynı ebattaki bayraklardan bir tanesini paketleyip götürüyor ve
değiştirilmesini istiyoruz. Değiştiremiyoruz. Çünkü adamlar çelik halatları
adeta buradaki çelik kolonlara kaynak makinesi ile kaynatmışlar. Onu söküp
bunu takmak için itfaiye merdivenleri ve kaynakçılar lazım. Üsteliyoruz. Ama
nafile. Sadece seremonide gerçek bayraklarımız ile geçiş yapıyoruz. Bu arada
bizim gönlümüzü almak için büyük ekrandaki Türk Bayrağı görüntüsünü biraz
uzun tutuyorlar. Televizyonlar da bu görüntüyü o sürede yayınlıyorlar.
Affettiğimizi sanmasınlar.
Burada herkes yalın ayak. Zencilerin büyük
bölümü ayakkabısız geziyor. Yağmur çamur demiyorlar. Çarşıda da belinde
havlu ile gezen çok insan görüp şaşırıyoruz.Tabi bu görüm sırasında biz
arabanın içindeyiz. Onlar dışarıda.
Otobüsleri çok enteresan. Bizde bir sırada 2
sağda 2 solda koltuk olur. Bunlarda 2 solda 3 sağda olmak üzere bir sırada 5
koltuk var. Ve daha da garibi, otobüslerin bazıların da hamam böceği var.
Bir tek orada mı var. Hayır, çocukları çok yakındaki bir Pakistan
lokantasına götürdük. Masadaki hamam böcekleri ile mücadele ettik. Bir de
her yerde tavandan sallanan pervaneler var. Laplap dönüyor. Başımıza düşecek
ve kafamızı koparacak diye ödümüz patlıyor. Klima var fakat pek açmıyorlar.
Yakındaki markete giderken yolda çöp
tenekelerinin başında bekleyen ve üzerlerinde bizim halı sahada top
oynayanlara dağıtılan formalara benzeyen formalı çocuklar gördük. Bozuk
İngilizceleri ile bu çöpü kullanın diye bir şeyler söylüyorlardı. Herkes bir
çöp tenekesine naylon torba yerleştirmiş. Kenarda oturuyor. Siz bir şey
atarsanız onu alıyorlar. Bu arada dünya sıralamasında Güney Afrikanın yıllık
kişisel geliri 12.500 dolar. Türkiye’nin ise 8.500 dolar.
Dahası var. Markete giriyorsunuz. Kasadaki
kasiyer aldıklarınızı cihaza okutuyor. Bu arada birisi de onları naylon
torbaya koyuyor. Bir başkası da size bir market arabası bulmuş içine
koyuyor. İkisi de ayrı ayrı bahşiş istiyor. Noluyoruz diyorsunuz. Ama onlar
böyle yaşıyor cevabını alıyorsunuz. Sonra tenku deyip bu adamları
uzaklaştırıyorsunuz.
Bitmedi. Karşıdan karşıya geçeceksiniz. Trafik
soldan. Yayalara kırmızı yanıyor. Bir adam karşıdan koşarak yolun ortasına
gelip sizi çağırıyor. Bir eli ile de araçlara dur diyor. Vay be deyip adam
ile karşıya geçiyorsunuz. Ver bakalım bahşiş.
Yolda yanınızda biten adamlar, size market
tarif ediyorlar. Aaa deyip atlıyorsunuz. Adam da iyi niyetiyle sizi kapısına
kadar götürüp bahşişini istiyor.
Otoparklarda değnekçiler olur. Hani bizde
mafyası da olur. Burada öyle değil. Üzerine sarı ya da kavuniçi formayı
giyen adam, sabah gelip dün başkasının olan yeri kapıyor. 4-5 rant almadan
sizi oradan çıkarmıyor. Bu da 1 YTL’ye denk geliyor.
Bugün açılış vardı. Organizasyona katılmak
için dünyanın parasını aldılar. Onların gösterdiği otelde kalıyoruz. Onların
arabaları ile gidip geliyoruz. Otelden sabah 6.30’dan gece 23’e kadar araba
var. Seremoni sırasında kamera ile çekim yaparken bir adam geldi ve çekim
yapamazsınız çünkü listede adınız yok. dedi. Adam beyazdı. Hatta sarışın.
Nasıl yani dedim. 2 saniyeden fazla çekim yapmanız yasak, aksi halde
vodafonun belirleyeceği fiyatı ödemek zorundasınız, diğer ülkeler ödedi
dedi. Şok olduk. Ama yine de gizli gizli de olsa çekim yaptık. Biz Türk’üz.
Buz gibi tribün taşlarına oturup, altımız
kirlenmiş olarak kalktık. Karıncalar yine içimize girdi ve herkes gibi
kaşındık. Dün 5 rant olan çayı bugün 10 ranttan içtik. 1. günün sonuçlarını
vermediler. Gurur duyduğumuz şey, doğru bayrağımızı Güney Afrika’lı
askerlere taşıttık. Saat 4’ten beri yağmur yağıyor. Ama bu yağmur bir garip.
Hani sprey ile susıkarsınız ya. İşte burada öyle yağmur yağıyor. Şakır şakır
değil. Toz halinde su. Ahmak ıslatandan da öte.
Yarın yine yazacağım.
Çünkü yazamadığımız çok şey var. Öbür havuzları unuttuk.
Hoşçakalın.
Haluk OKUR
|