Aralık  2006  Haberler

 

BEDENSEL ve GÖRME ENGELLİLER
DÜNYA ŞAMPİYONASI GÜNEY AFRİKA’DA BAŞLADI
başlıklı yazının devamı,

 

       Eğer ki burada yaşadıklarımızın 100 de birini, biz bu insanlara Türkiye’de yaşatsaydık, en kötü ülke olur ve bu yarışların bir daha bizde yapılmaması için ceza bile yerdik.
 

       Ancak buradaki bazı insanlar öyle pişkin ve bazıları da öyle sabırlı ki, inanılmayacak şeyleri günlük bir olay gibi yaşayıp gülüp geçiyorlar.
 

       Zürih’ten 12 saat havada kalarak Johannesburga geldik. Bir anda beyaz insan sayısı azaldı. Zulu kabilesinin üstün olduğu Durban’a hareket etmek için ikinci uçağa yöneldik.
 

       Ortay çıkan küçücük bir köpek gelip bizim eşyaları kokladı. Ve de benim valize takılınca polisler geldi. Çantayı açtık, 3 tane limon dışında şortlar ve tişortlar vardı. Afrikaya limon sokmak yasak diyerek benim limonlara el koydular. Bir başka polis geldi. Yanınızda doping ilaçları var mı diye sordu. Donduk kaldık.Yok dedik. Tamam dedi gitti.
 

       En nazik olay ise Zürih’te ve Johannesburg’ta Türk büyükelçiliğinden birer görevlinin bizleri karşılaması oldu. Kendilerine teşekkür ediyoruz.
 

       Durban’a indik. Beyaz adam sayısı biz hariç tamamen yok oldu. Öyle bir İngilizce konuşuyorlardı ki, anlamak mümkün değil. Bizim Türkiye’deki İngilizce’miz ise adamlara tarzanca gibi geldi. Ne söylediysek ikilettiler. Aynı kelimeleri söylemekten dolayı bizlere bir şeyler oldu. 120 sayısını 1-2-0 olarak söyleyip, fiyatları da böyle tarif ederek bizi rezil ettiler. Zero yani sıfırı hiç söylemedikleri için 450 olan fiyatı 4-5- ? diye söylüyor ve bizim atlamamıza yol açıyorlardı. Sonradan buradaki fiyatların Türkiye ile aynı olduğunu ve bizde daha fazla çeşit olduğunu gördük.
 

       Buranın para birimi Rant’mış. İngiliz hakimiyetinden kurtulan Güney Afrikada hala yaşayan İngilizler Rant’a Rent,Afrikalılar Rant diyormuş. Biz arada kalıp, kah rant kah rent diyerek 1 doları 5.6’dan bozdurarak ilk tuzağa düşmüş olduk.
 

       Burada banka dışında dolar bozduramıyorsunuz. Gecenin bir yarısı bakkala bozdurmak zorunda kalınca da 7.2 yerine 5.6 farkının üstüne soğuk su içiyorsunuz. Haaa unutmadan bankaya dolar bozdurmak için giderken pasaport götürmezseniz sıra size geldiğinde geri dönerken 50 metrelik kuyruktaki herkesin boş bakışına boş tebessüm etmek zorunda kalırsınız.
 

       Buraların hikayesini öğrenmek istedik. Afrika’da neden bu kadar çok zenci var diyemedik ama kara adamlar arasında çok fazla renk farkı vardı. Pek birbirlerine benzemiyorlardı. Kimi uzun kimi kısa, kimisi şişman kimisi kuru, çoğu da sürünen fakir.
 

       Öğrendik ki, Mandela seçimleri kazanmak için Afrika’nın çeşitli bölgelerinden 6 milyon kadar cahil cühela, işsiz güçsüz ve bir o kadar da huyu bozuk adamı bu ülkeye getirmiş. Seçimi kazanmış. İngilizleri kovmuş. Da başına 6 milyon işsiz ve saldırganı bela etmiş. Şimdi bu adamlar burada yol kesiyor. Kapkaç yapıyor. Hırsızlık yapıyor ve uyuşturucu ticaretini ellerinde tutuyorlarmış. Hatta evleri basıyorlarmış.
 

       Burada tanıştığımız bir Türk bize dediki, sizin bir arka sokağınız buranın uyuşturucu pazarı. Buradaki 1000 insanı geçen ay muayeneden geçirmişler. 750-800’ü aids çıkmış. Sayı habire yükseliyormuş.
 

       Çocuklar ordu halinde geziyorlar. 5 adımda bir adam sizi durdurup elindeki kemerlerden birini satmak için belinize dolanmaya çalışıyor. Ya da strafora sapladığı bir sürü çirkin gözlüğü sizin gözünüze takmaya çalışıyorlar. Kurtulmak için kaldırım slalomu yapıyorsunuz.
 

       Kaldığımız otel 30 katlı. Otelin 13’ncü katı yok. Rakamlara göre 30 ama gerçekte 29 katlı dev bir oteldeyiz. İlginç olanı şu. Otel fiyatı dehşet. Organizasyon bize bu oteli uygun görmüş. ABD ve Kanada takımı Hilton’da kalıyor. Her ülkenin kaldığı oteller müthiş. Ve de görkemli. Fiyatları da siz düşünün artık. Başka otelde kalma şansınız yok. Kabul etmiyorlar.


       Ancak bu işin bir de garip bir yanı var. Otel fiyatlarına kahvaltı dahil değil. İsterseniz, 13-17 euro arası vermeniz gerekiyor.Akşam yemeklerini düşünmeyin bile. Evlat acısı. Adeta soygun yapılıyor. Bir de ekliyorlar. Dışarıya çıkmayın. Yoksa sizi soyarlar.Pardon içeride sizin yaptığınız ne acaba.
 

       Bugün 5 nci gün ve aklımızda şu soru var. Bu soyguncu zencilerle bir yakınlığınız var gibi geliyor bize. Onlar bizi size doğru kaçırıyor galiba.
 

       Ya da bunlar otel çalışanı mı yoksa. Hani korkutup hapis muhabbeti falan….
 

       Otelin resepsiyonundaki büyük iki tabak var. İçine sürekli olarak soğuk elma koyuyorlar.İstediğin kadar ye. Ama artık gözümüz elma görmek istemiyor.
 

       Odamızın penceresinden Hint okyanusu görünüyor. 50-75 metre sonra okyanus. 7 metre sonra karşı kaldırım ve bizdeki Rus ve Çin pazarlarının aynısı yüzlerce işportacı, müşteri bekliyor. Ne mümkün. Daha dün karşıya geçtik ve bir iki fiyat sorduk. Tosun gibi zenci kadınlar, bir şapkaya 80 rant dediler. Baktılar gidiyoruz 25 ranta düştüler. Yani turizmin kazığı karşı kaldırımda da var. Almadık tabi ki, güvenimiz sarsıldı onlara…..
 

       Okyanustan söz edelim. Uzaktan dürbün ile gördüklerimizi anlatalım. Okyanus ile aramızdaki o 50-75 metrenin içinde büyük bir park var. 3 tane büyük süs havuzu yeşile yakın bir suyla dolu. Az önce yağmur yağıyordu. Baktık. Bütün insanlar yine bu suyun içinde. Kesinlikle üşümüyorlar. Suya girip çıkıyorlar. Hiçbir şey yokmuş gibi kenara koydukları tişortlarını giyip yürümeye devam ediyorlar. İnanamıyor ve izliyoruz.
 

       Buranın saati Türkiye ile aynı. Burada sabah 4’te güneş doğuyor. İlk sabah gece soyulma ve bıçak tehditi ile karşılaştığımız için uyuyamadık. Camdan dışarıya baktığımızda dalgaların üzerinde sörf yapan bir sürü genç gördük. Bu adamlar kesinlikle uyumuyorlar. Üşümüyorlar ve sürekli olarak sörf yapıyor. Camı açıp serin hava ile karşılaşıp, denizdeki adamları görünce, sanki antrenman eksikleri var de çalışıyorlar gibi geldi bize. Ama bu adamlar sürekli suda. Ve de bıkmıyorlar. Sörfün üzerinde 75 metre kulaç atıp açıklara gidiyorlar. Ve burada dikilip boy veriyorlar. Su bellerine geliyor. Daha sonra bir dalganın üstüne binip yana doğru kayıyorlar. Köpükler onları yutuncaya kadar ayakta duruyor sonra da gömülüyorlar.Sonra haydaa tekrar aynı iş. Akşama kadar devam. Hepsi aynı adamlar değil ama bunlardan bir sürü var demek ki.
 

       Kumsalda güneşlenen yok. Burada futbol ikinci sıradaymış. Televizyonlar sürekli olarak Avrupa kupalarını naklen veriyorlar. Futbolu aşılamaya çalışıyorlar. Ama, burada gençler parklarda kriket oynuyorlar. Hani bizim çocuklar sokak aralarından top oynarlar ya, bunlar da kriketçi.
 

       TV’ler beyin yıkar gibi futbol yayını yapa dursunlar, yüzmenin birinci spor olduğunu duymamız bizi çok sevindiriyor ve inşallah Türkiye’de de olur diyoruz.. Ama boş değil, bomboş bir hayal olduğunu bile bile yine de rüyasını görmek istiyoruz.
Gelelim havuzlarına. Adamlar herkesi yarışlardan 4 gün önce toplamışlar.Sporcuların bazılarına ölçüm yaptılar. Yani engel yüzdesi ölçümü. Çünkü yarışlar bu ölçümlere göre yapılıyor. Açık yaşta, S1,S2,S3 diye gidiyor. S10’a kadar. S10 bunların en hızlıları.Yani en az engelli. Görmeyenlerin en iyisi S11. Az göreni S12, hiç görmeyeni S13. Resmen Tıp Fakültesine götürüp orada muayene ediyorlar. Gram gram ölçüp heyet halinde S lerin yanına rakam veriyorlar.
 

       Bazen sizin S7 dediğiniz adama, bu adamlar S10 diyorlar. İtiraz falan hak getire. Tam bir lobi. Adamlar AB komisyonu üyeleri gibi. Devamlı kaş altında göz arıyorlar.
 

       Kıvırcık saçlarını düzleştirip sonra jölelemiş bir kız gelip, 2 nci günden sonra antrenman yapacağımız havuzları ve kulvar numaralarını gösteren bir liste verdi. Bize sözlerimizi ikileten bu kıza bir tişort hediye ederek sözlerimizin bir kerede anlaşılmasını sağladık. Araçların bizleri kaçta alacağını bize söyledi.
 

       İlk havuzumuzun adı, Crawfood’tu. Beyazların hakim olduğu bir bölgede büyük bir kolejin havuzuymuş. Bu isim de o kolejin adıymış. Öğrenciler bizdeki gibi okulun son haftası olduğu için okulu kırmış sağda solda geziniyorlarmış.
 

       Ağzımız açık kaldı. Bizim haziran 15 imiz onlarda kasım sonu aralık başı oluyormuş. Havuzun girişinde, üyelik için yaz tatili olan aralık-nisan tarihleri arası diyen duyuruları okuyunca kafamızdaki mevsimler allak bullak oldu.
 

       Bizde yaz onlarda kış, bizde kış onlarda yaz.
 

       Akşam antrenmanını ise yarışın yapılacağı Kings Park Parkındaki Havuzda yaptık. Bu havuz kapalıydı. Elips şeklinde bir salon. Ortasında 10 kulvarlı bir havuz.Oturma yerleri beton. Koltuklar yok. Yerler tuğla. Kapılar tahta. Soyunma odaları bölüm bölüm. Erkekler tuvaletinde pisuvar yok. Onun yerine duvarda bombe haline getirilmiş çelik bir levha var. Yukarıdan aşağıya sular akıyor. Dibinde bir oluk var içi ernet dolu. Yeri gelmişken söyleyelim. Oteldeki erkekler tuvaletinin pisuvarları da buz ile dolu. Hani şu bildiğimiz küp küp buzlar var ya. Onlar pisuvarın içinde. Hala bir anlam veremedik. Power FM’den Compela’yı tanıyan varsa sorsun.
 

       Depar taşları sudan fazla yüksek değil. Yani 70-90 cm olması gerekirken, burası 60 cm. gibi. Dışarıda açık bir havuz var. 5 m. Derinliğinde ve kulvarlarla bölünmüş. Atlama havuzu.
 

       Havuzun içinde güvercinler uçuyor ve uçarken suya şaaap diye bırakıyorlar. Kimsenin umurunda değil. Yerde güvercin pislikleri var. Herkes ayakkabı ile içeride. Tuğlaların aralarında garip garip karıncalar. Sarı ve ince-uzun olan bu karıncalar çok hızlı yürüyorlar. Takip etmeniz mümkün değil. Her yer karınca. Bir de onların bir boy ufak ve daha siyah olanı var. Onlar da hızlı ve 2 gündür paçamızdan içeriye girip bizi deli ediyorlar.
 

       Havuzun çıkış yerlerindeki touch-pad ler omega. Karşı taraftakiler Colorado. Yarışa katılan tüm ülkelerin bayrakları tavana asılmış.Bizimkisini arıyoruz. Önce yok gibi geliyor. Sonra alfabetik sırayı takip edince gözlerimize inanamıyoruz. Fotoğrafını çektik. Lütfen bakın. Hangi ülkeye gittiysek, bu kepazeliği hep gördük. Bu adamlar elçiliklerden istemiyorlar mı acaba diyoruz. Hemen öğleden sonra yanımızdaki aynı ebattaki bayraklardan bir tanesini paketleyip götürüyor ve değiştirilmesini istiyoruz. Değiştiremiyoruz. Çünkü adamlar çelik halatları adeta buradaki çelik kolonlara kaynak makinesi ile kaynatmışlar. Onu söküp bunu takmak için itfaiye merdivenleri ve kaynakçılar lazım. Üsteliyoruz. Ama nafile. Sadece seremonide gerçek bayraklarımız ile geçiş yapıyoruz. Bu arada bizim gönlümüzü almak için büyük ekrandaki Türk Bayrağı görüntüsünü biraz uzun tutuyorlar. Televizyonlar da bu görüntüyü o sürede yayınlıyorlar. Affettiğimizi sanmasınlar.
 

       Burada herkes yalın ayak. Zencilerin büyük bölümü ayakkabısız geziyor. Yağmur çamur demiyorlar. Çarşıda da belinde havlu ile gezen çok insan görüp şaşırıyoruz.Tabi bu görüm sırasında biz arabanın içindeyiz. Onlar dışarıda.
 

       Otobüsleri çok enteresan. Bizde bir sırada 2 sağda 2 solda koltuk olur. Bunlarda 2 solda 3 sağda olmak üzere bir sırada 5 koltuk var. Ve daha da garibi, otobüslerin bazıların da hamam böceği var. Bir tek orada mı var. Hayır, çocukları çok yakındaki bir Pakistan lokantasına götürdük. Masadaki hamam böcekleri ile mücadele ettik. Bir de her yerde tavandan sallanan pervaneler var. Laplap dönüyor. Başımıza düşecek ve kafamızı koparacak diye ödümüz patlıyor. Klima var fakat pek açmıyorlar.
 

       Yakındaki markete giderken yolda çöp tenekelerinin başında bekleyen ve üzerlerinde bizim halı sahada top oynayanlara dağıtılan formalara benzeyen formalı çocuklar gördük. Bozuk İngilizceleri ile bu çöpü kullanın diye bir şeyler söylüyorlardı. Herkes bir çöp tenekesine naylon torba yerleştirmiş. Kenarda oturuyor. Siz bir şey atarsanız onu alıyorlar. Bu arada dünya sıralamasında Güney Afrikanın yıllık kişisel geliri 12.500 dolar. Türkiye’nin ise 8.500 dolar.
 

       Dahası var. Markete giriyorsunuz. Kasadaki kasiyer aldıklarınızı cihaza okutuyor. Bu arada birisi de onları naylon torbaya koyuyor. Bir başkası da size bir market arabası bulmuş içine koyuyor. İkisi de ayrı ayrı bahşiş istiyor. Noluyoruz diyorsunuz. Ama onlar böyle yaşıyor cevabını alıyorsunuz. Sonra tenku deyip bu adamları uzaklaştırıyorsunuz.
 

       Bitmedi. Karşıdan karşıya geçeceksiniz. Trafik soldan. Yayalara kırmızı yanıyor. Bir adam karşıdan koşarak yolun ortasına gelip sizi çağırıyor. Bir eli ile de araçlara dur diyor. Vay be deyip adam ile karşıya geçiyorsunuz. Ver bakalım bahşiş.
 

       Yolda yanınızda biten adamlar, size market tarif ediyorlar. Aaa deyip atlıyorsunuz. Adam da iyi niyetiyle sizi kapısına kadar götürüp bahşişini istiyor.
 

       Otoparklarda değnekçiler olur. Hani bizde mafyası da olur. Burada öyle değil. Üzerine sarı ya da kavuniçi formayı giyen adam, sabah gelip dün başkasının olan yeri kapıyor. 4-5 rant almadan sizi oradan çıkarmıyor. Bu da 1 YTL’ye denk geliyor.
 

       Bugün açılış vardı. Organizasyona katılmak için dünyanın parasını aldılar. Onların gösterdiği otelde kalıyoruz. Onların arabaları ile gidip geliyoruz. Otelden sabah 6.30’dan gece 23’e kadar araba var. Seremoni sırasında kamera ile çekim yaparken bir adam geldi ve çekim yapamazsınız çünkü listede adınız yok. dedi. Adam beyazdı. Hatta sarışın. Nasıl yani dedim. 2 saniyeden fazla çekim yapmanız yasak, aksi halde vodafonun belirleyeceği fiyatı ödemek zorundasınız, diğer ülkeler ödedi dedi. Şok olduk. Ama yine de gizli gizli de olsa çekim yaptık. Biz Türk’üz.
 

       Buz gibi tribün taşlarına oturup, altımız kirlenmiş olarak kalktık. Karıncalar yine içimize girdi ve herkes gibi kaşındık. Dün 5 rant olan çayı bugün 10 ranttan içtik. 1. günün sonuçlarını vermediler. Gurur duyduğumuz şey, doğru bayrağımızı Güney Afrika’lı askerlere taşıttık. Saat 4’ten beri yağmur yağıyor. Ama bu yağmur bir garip. Hani sprey ile susıkarsınız ya. İşte burada öyle yağmur yağıyor. Şakır şakır değil. Toz halinde su. Ahmak ıslatandan da öte.
 

       Yarın yine yazacağım.

       Çünkü yazamadığımız çok şey var. Öbür havuzları unuttuk.
 

       Hoşçakalın.
       Haluk OKUR

 


       Genel Değerlendirme


       Bedensel ve Görme Engelliler Dünya Yüzme Şampiyonası, Cuma günü sona eriyor. Cumartesi günü ise open water adı verilen 5 kilometrelik maraton yapılacak.Bu yarışmaya bizden Ali Uzun ve İsmet Ayık katılacak. Bu müsabakanın Hint Okyanusunda yapılacağını sanıyorduk, buraya yakın bir baraj gölünde olacakmış.

       Çok enteresan dereceler çıkıyor. Müsabakada kolu-ayağı sağlam olan yüzücülerin derecelerine yakın dereceler gördük. Çünkü, kolları olmayan yüzücüler öyle bir ayak vuruyorlar ki, iki kolu olanlar yetişemez. 100 metre serbest yüzen bir yüzücü, bizim Türkiye rekoruna saliseler ile yaklaştı. Bu arada adamın bir ayağı yok.

       İlk 4 gün 4 ayrı havuzda antrenman yapıldı. Komite her ülkeye 2 kulvar ayırmış. Dikkatimizi çeken en önemli nokta, 4 havuzun da bir bölümünün derin diğer bölümünün ise bir havuzda 1.20 m., 2 ayrı havuzda 1 m. ve 1 havuzda ise 65 cm. oluşuydu.


       Havuz ve Organizasyon:


       Havuzun dibinde 15 ve 25 metreleri göstermesi için dibe boru döşemişler. Paslanmaz ve siyah renkli bu borular, hem sporcular hem de hakemler için çok işe yaradı.

       Havuzun arkasına konulan büyük bir çadırda akşam yemekleri verilmeye başlandı. Bizde ramazan ayında kurulan iftar çadırlarını andıran bu çadır, 1000 e yakın sporcuya hizmet veriyor. Saat 19’da başlayacak olan bu yemeğin müdavimleri Canada, Japonya ve ABD’li yüzücüler. Saat 17:45’te ve kimse gelmeden yemeklerini alıp sonra şamata yapıyorlar.

       Organizasyonun ana sponsoru telkom adında bir şirket. Yayın hakları vodafoncom’da bulunuyor. Ancak konu internet hizmetine gelince hepsi dağılmış durumda. Bu zengin ve elmas-altın ülkesinde adsl ‘e bağlanamayan bir sürü bölge varmış. Havuzdaki yazılarda kablosuz hat olduğu yazılı. Ancak, ilk gün 6 kanalın 6 sı da şifreliydi. Sonra tek tek açtılar ve sadece 1 hattı boş bıraktılar. Biz de bu hatta daldık. O kadar ağır o kadar ağırdı ki, 128 MB ram ile çalışmaktan beter bir hızdaydı. Gözünü sevdiğimin Üniversiad’ında 40 kanalımız vardı. 10 kanalını Japonlar almıştı. TRT bile 23 hattan çalıştı. Tüm ülkeler için yeni yeni ilaveler yapılmıştı. Buna rağmen yine de buradaki insanların kendi ülkelerindeki arkadaşları homurdanmıştı. Şu an kimse ağzını açmıyor. Bu ülkede internetin saati 22.5 YTL. Yani 22 milyon 500 bin lira. İnternet kafeler bomboş. Parayı basacak kimse yok. Allahtan Japonya’da değiliz. Orada da saati 400 milyonmuş.

       Kapılardaki zenci güvenlik görevlileri ve şoförleri rozete alıştırmışlar. Adamlar çorba parası ister gibi tek tek durduruyorlar.

       Almanlar siyah tişört üzerine sarı yazılarla isimlerini yazmışlar. Doktor, psikolog, idareci. Görevli, yönetici, sporcu, baş koç, koç diye gidiyor. Çok hoş görüntü verdiler. Amerikalılar ise tişörtlerinin üstüne tüm takımda yer alan sporcuların isimlerini yazmışlardı.

       Tüm kafileler, her gün değişik tişört ve şort giyerek renk cümbüşü yarattılar.

       Havuzun su içindeki duvar kenarında üzerine basılan ve “dinlenme çıkıntısı” adı verilen basamak burada yok. Isınmalar sırasında kenarda dinlenen sporcular, kulvara ya da duvara tutunup asılmak zorundalar.

       Isınmalar sırasında en kenardaki kulvarlar felçlilere ayrılmıştı.

       Yine ısınmalar sırasında bizdeki gibi havuz personeli değil, hakemler tur attı. Mantarlara oturanları indirdiler. Orta kulvarlardan atlamaya kalkanları uyardılar ve yarışa 15 dakika kala yüzenleri sudan çıkardılar. İşin garibi hiç konuşmadan sadece el hareketleri ile terör estirdiler. Ve de devam ediyorlar.

       Antrenörlerin sporculara karşı yaklaşımları gerçekten çok güzel. Herkes birilerine yardımcı olmak için adeta yarışıyor. Tekerlekli sandalyeden inenlere hemen el birliği ile yardım ediliyor ya da sudan çıkaran bir meslektaşına anında yardım ediyorlar. Dün Yunan takımından bir bayanı izledim. Tam 6 tane tekerlekli sandalyeli sporcuyu tek tek rampadan yukarı çıkardı. Giyindirdi ve yarışa hazırladı. Akşam üzeri ortadan kayboldu. Açık havuzdan geçerken kendisini masaj yaparken gördüm. Galiba masörmüş derken, bu gün de ısınmalarda teknik gösterirken ve derece tutarken gördüm. Tek kelime ile bravo dedim.Bizdeki antrenörlerin bir de muhasebecilik görevi vardır. Bunu onlarda pek göremedim.))))

       Her ülkenin en az 2-3 masörü, 1-2 fizyoterapisti, laktik asit testi yapan bir doktor ya da sağlıkçısı ve 1 doktoru ile sporcuların götürüp getiren görevlileri vardı. Ekip çalışmasının en güzel örneğini gördüğüm bu manzara karşısında fazla duramadım ve ayrılmak zorunda kaldım.

       Bu arada, “-Dünya genelinde laktik asit çalışması bırakıldı. Yeni çalışmalar yapılıyor.” diyen benim bazı akademisyen arkadaşlarıma bir şey söylemek istiyorum. Burada laktik asit ölçümü yapılan masaların üstünde yazan ülke isimlerini yazıyorum. Lütfen dikkat buyursunlar. USA, GBE, GBR, Canada, Grece, Deutschland. Hatta İngiltere, bayrak için sopa bulamamış da havuzun süpürgesini araklayıp bayrak direği yapmış.Hani nereden duydularsa, birazcık yalan galiba.

       Bu müsabakalardaki en ilginç görüntülerden biri de, şeref kürsüsünde kürsü yok. Ön tarafta altın yaldızlı bir fon üzerinde 1 rakımı, gümüş yaldızlı bir fon üzerinde 2 ve bronz yaldızlı bir fon üzerinde 3 rakamı var. Adamın ayakları yok. Ya da sandalye ile gelmiş. Kürsüye çıkamaz ve madalyasını alamaz. Bu düşünüldüğü için yükselti yapılmamış.

       Burada da naklen yayın sadece finallerde yapılıyor. Kulakların çınlasın Emin Baş.

       Yarışmalarda önce erkekler, sonra bayanlar yüzüyor. Bizde tam tersi olurken, bunun nedenini henüz anlayamadık.

       Çıkış yerindeki touch-padlar omega, karşı taraf Colorado idi. İkinci gün, karşı tarafa pırıl pırıl omegalar getirildi ve takıldı.

       2 nci gün, havuz tribünlerinin en üstündeki büyük camlara bayrağımızı yapıştırdık. Bizden cesaret alan Yunanlılarda bayraklarını karşıya astılar. Pek çok ülke, tribünlere serdikleri ülke bayraklarının üzerine oturdu. Bu durum bize biraz ters geldi.

       Bir kolu olmayan yüzücülerin elinde ya borazan, ya da havada sallanınca birbirine çarparak ses çıkartan 2 tane el şeklindeki plastikler gördük. İngilizler ise şişme şeklinde eller getirmiş gürültü yapıyorlardı.

       Hakemlere gelince. Kıyafetleri tam idealimdeki gibiydi. Kimsenin altında lastikli don kılığında pantolon, kimsenin altında kıllı bacakları ortaya çıkaran beyaz şort, kimsenin üstünde pazarda bile giyilmeyen tişört ya da boru paçalı pantolon yoktu. Hatta kravat ve flar vardı. Sabah seçmelerinde üstlerinde tek tip beyaz tişört ve lacivert pantolon vardı. Bayanlar kesinlikle etekliydiler. Baş hakem ve diğerlerini aralarından seçmek çok kolaydı. Çünkü onlar da bir örnek lacivert ceket giymişlerdi. Akşam seansında ise bayanlar kısa kollu gömlek giymiş ve yakalarından aşağıya sallanan eflatun flar takmışlardı. Erkekler ise ütülü lacivert pantolonlu ve bir örnek kravatlıydılar. Baş hakem ve starterler ceketliydiler. Müsabaka direktörü de aynı kıyafetteydi. Kimsenin yakasında milli ya da ulusal, bölge falan diye bir plaka ya da kokart yoktu. Gereksiz turlamalara ise hiç rastlamadık. Bizdeki gibi, yüzen sporcu ile tribün arasında ordu gibi stil hakemleri gezmiyordu.

       Depar taşlarının üzerinde zımpara şeklinde bir platform var. Bunun ön kısmında start ile birlikte sarı bir ışık yanıyordu.

       Kolu olmayan sırtçıların çıkışı çok ilginç. Sporcu dişlerinin arasına aldığı ip ya da havlu ile çıkışa hazır olarak bekliyor. İp ya da havlunun diğer ucunda ise antrenörü var.

       Görmeyen sporcuların duvara çarpmaması için her antrenör, olta sopasının ucuna bağladıkları top ya da ayak tahtası parçasını metreler öncesinden sporcunun başına ya da sırtına dokunarak bildiriyor. O gözü görmeyen sporcular bir takla atıyor. Değme görenlere taş çıkartırlar.

       Havuzun dışına kurulan rampa ile tekerlekli sandalyeli yüzücüler tribünlere gelip gidiyorlar. Çoğu kez bu rampada yardım sever sporcu ve antrenörler geziyorlar.

       Sabah ve akşam ısınmaları sırasında depar bölümü yüzlerce protez ayak ve kol ile sandalyelerle dolup taşıyor.

       Bizdeki speedo ya da arena satan standtlara benzeyen bir standt açıldı. Mayolar el yakıyor. Sadece ayak tahtaları ve pulboylar ucuz. Ancak bu çok sağlam malzemeleri getirmek için havaalanında 20 kg mı geçerseniz yandınız. Çünkü her kilo, Türk parası ile 90 milyon TL:



       İlginç bulduklarımız:

       Bu ülkede kaldığımız 1 hafta içinde hiç kedi köpek göremedik. İnanın Türkiye’de ordu halinde gezen bu hayvanları özler olduk. Burada tanıştığımız Türklere sorduk. Belediye bu hayvanları sistemli olarak toplayıp götürüyor ve 1 hafta misafir ediyormuş. Eğer bu hayvanları arayan çıkmazsa küçük bir iğne operasyonu oluyormuş. Nur içinde yatsınlar.

       İnternet sistemi çöktüğü için bankalarda “off line” sözü ile karşılaştık. Bu şu anlama geliyordu. Para bozduramazsınız. 2 günümüz böyle geçti. Paramız bitti derken, görevli zenci “on line” dedi ve hayatımız kurtuldu. Yani parayla gezmek bir dert parasız gezmek başka bir dert.
 

       Türk dostlarımız bizi bir Hindistan’lı ailenin evine davet etti. Yemek muhteşemdi. Fakat her şey hem çok ilginç hem de acıydı. Evin sahibi gelip, “sizlerin geleceğini duyunca acılarımızın oranını 5’te bire düşürdük” dedi. Gözümüz faltaşı gibi açıldı. Şu an birlikte olduğum 4 kişi de Kahramanmaraş’lı. Onlar bile acı bulduklarına göre, helal olsun size Hindular.

       Burada ananas, bizim paramızla 350 kuruş. Mango 1 milyon lira. Meyve suyu çok bol. Balık 2 dolar. Tavuk 3,5 dolar civarında. Başka yemek yok. İsterseniz, kuzeyli zencilerle biraz ötede pilav yersiniz. Ya da onlar sizi. Tercih sizin…

       Yollarda bol bol, üzerinde dolar işareti olan trafik levhaları gördük. Döviz bürosunu tarif etmediği kesindi. Ama bu garip ve üzerinde kırmızı çizgi olan S işareti ne anlama geliyordu. Türk dostlarımızdan öğrenince bayağı güldük. Yol boyunca stop edilmeyeceğini anlatıyormuş.

       Duban’ın nüfusu 4 milyon. Elektrik prizleri 3’lü. 220 volt ve fiyatı bizimkinin yarısı kadar olduğu için gece gündüz her yer ışıl ışıl.. İlk gün yaşadığımız olaydan sonra dışarıya çıkamadık. Böylece telefonlarımızın şarjı bitince durumu otel yönetimine bildirdik. Bize çevirici adaptör verdiler ve telefonlar devreye girdi. 3 dakikası 19,5 milyondan.

       Gelelim sineklere. Hani ilk yazımızda bahsettiğimiz, ince belli sarı karıncalar vardı ya. Hani bir de son sürat gezen siyah olanları. Görmezlerin antrenörü Ahmet Kapukaya, bu sarı sineklere bakıp bakıp “bunlar yakında uçacaklar” demişti. Biz de gülüp geçmiştik. Önceki gün hava öyle sıcaktı ki, lambaların önü binlerce sinek ile kaplıydı. Pek çok lamba ışık veremez durumdaydı. Abartmıyoruz. Sineklerin karanlığından ışık zor görünüyordu. Ahmet hoca “ ben demiştim” dedi. Haklıymış. Yerdeki mahlukat havaya çıkmış ve başımıza dert olmuştu. Kendimize otobüse attık. Otobüsün içindeki lambalar da aynı durumdaydı. Elimizle onları kovarken, bir iki çığlık duyduk. Baktık ki, otobüste hamamböceği var. Eee burası Afrika. Normal diyesimiz geldi.

       Bu arada dün sabah otobüs beklerken gördüklerimizi anlatmadan geçemeyeceğim. 5 metre önümüzdeki bir Japon idareci, elektriğe kapılmış gibi zıplayıp titriyordu. Ayaklarını sallıyor, popusunu elliyor bir sürü gariplikler yapıyordu. Sonra hızlı adımlarla oradan koşup ayrıldı. Durduğu noktaya gittiğimizde siyah karıncaların yuvasına basmış olduğunu ve onların da intikam amacıyla ordu halinde hassas bölgelere akın düzenlemişlerdi. Gülemedik. Neme lazım. Gülme komşuna falan dedik.

       Türk dostumuz anlattı. 2 ay önce 3 kilo muz almış ve masanın üzerine koymuş. Bir telefon gelmiş ve evden ayrılmış. Döndüğünde evin talan edildiğini görmüş. Bakmış 3 kilo muz yok. Salona girdiğinde gözlerine inanamamış. Her yer ve özellikle halılar maymun pisliği ile dolu. Muzu çalan hırsız, maymunmuş.

       Merak edenlere duyurulur. Daha henüz fil, maymun, timsah, suaygırı göremedik. Şu an otelde hapis durumundayız ve bunları discoveryden izliyoruz.

       Şimdilik bu kadar.
       Tekrar buluşmak üzere.
.

BEDENSEL VE GÖRME ENGELLİLER YÜZME TAKIMI
TÜRKİYE’YE DÖNDÜ.

     Yönetici ve antrenörleri zencilerin bıçaklı saldırısına uğrayan ve Paralympic Dünya Şampiyonası için 12 gündür Güney Afrika’nın Durban kentinde bulunan Bedensel ve Görme Engelliler Yüzme milli takımı yurda döndü.

 

       SON BÖLÜM :

      Genel Değerlendirme, Havuz ve Organizasyon.
 

      “Paralympic” şampiyonaya sadece görme ve bedensel engelli yüzücüler katılabiliyor. Her ülkenin bir Paralympic Komitesi bulunuyor. Bu komiteyi kurmayan ülkelerin normal olimpiyatlar için adaylık başvuruları eksik sayılıyor. Bu nedenle Türkiye’de de bir Paralympic Komite kurulmuş durumda bulunuyor. İşitme engellilerin “Deaf” adı altında yarışları yapılırken, zihinsel engellilerin de buna benzer bir çatı altında toplandıkları biliniyor.

      Göz ardı edilen olumsuzluklara rağmen, sigara içen Çinli yüzücüler ile birer ayakları olmayıp birbirlerine destek çıkan ve sarmaş dolaş el ele gezen çiftler gördük.

      Önümüze “pin change” diye çıkan ve rozet değişmek isteyen çok sayıda yüzücüye, Mado dondurmalarının giderken bize verdiği 500 dolayındaki tişort ile cevap verdik. Tişortu alan yüzücü ve idareciler, şaşkınlıklarını gizleyemediler.

      Yarışmalar sırasında asılı bulunan bayrak bizi çileden çıkardığı için, yanımızda götürdüğümüz büyük bayrağını komiteye hediye ederek, o bayrağın bir daha kullanılmamasını istedik.

      Son gün kendisine teşekkür ettiğimiz bir üst düzey idareci bayan, kendisine verdiğimiz hediye üzerine bize “şükran” deyince kan beynimize fırladı. Kadıncağız haklıydı. Çünkü, ülkemizi ziyarete gelen insanlara biz hala fes satıp, ayakkabı boyacısından garsonuna ve rezil hediyelik eşyalar satan dükkan sahiplerinin kafasında hala fes olduğunu dikkate alırsak bu cevabı hak ettiğimizi anlarız. Ve oldu da. Biz bu adamlara tepki göstermedikçe bize daha çok “şükran” derler diye düşünürken, hep bir ağızdan biz “Arap değil Türk’üz.” dedik. Bizde “teşekkür” denilir deyip yanından ayrıldı.

      Son 3 günde yaşanan tablo, bizlere sergi salonlarını hatırlattı. İçeride resim sergisinin açılışı olur. Herkes kokteyl masasının önünde otlanıyordur. 8 sene Güzel Sanatlar ile uğraştım. Görünen manzara hep aynıydı. Tam giderken, sarhoş kafa ve bulanık gözlerle eserlere şöyle bir bakılır ve yalanda da olsa harikaydı denilip yalpalanılarak kapıdan çıkılır. Buradaki görüntü de bu anlattığımıza benziyordu. İçeride Dünya Şampiyonasının finali yapılıyordu ama herkes derdi maalesef yemekteydi. Hani yemeğini yiyenler, içeriye girip usulen bir boy göstermiş olsalar, ona da razıydık ama, yiyen otobüslere koşup öteline döndü.. Bizim gönlümüz rahat. En azından yarışı izleyip, aç kurtlardan kalanları yeme pahasına geç gittik.

      Son gün Maraton yarışı yapıldı. Haberde de okumuşsunuzdur, Türkiye’de sakattır denilerek İstanbul Boğaz maratonuna sokulmayan 2 yüzücümüz 5 kilometrelik maraton yüzdü. Milli Olimpiyat Komitesine üzülerek tekrar duyuruyoruz.

      Bu maraton merkeze 25 km. uzaklıktaki bir gölette yapıldı. Gölete beyaz ve sarı dubalar vardı. 3 metrelik bu dik duran şişme silindirlerden, beyazın dışından sarıların da içinden yüzülmesi gerekiyordu. Kırmızı renkli boy mayosu giyen ve kafalarında bir örnek şapka bulunan yol göstericiler sörf tahtalarının üzerinde görev yaptılar. Göl iki kere yüzülerek 5 km. tamamlandı. İlk gün herkes birbirini korkuttu ve bu gölde timsah olduğu söylendi. Yukarıda Allah var ya, biz de korkmadık dersek hafif yalan olur.

      Biz Türkiye’den giderken Star gazetesi “kestir ayağını al madalyayı” gibilerinden bir haber yaparak bizi büyük bir moral çöküntüsü uğratmıştı. İnanın çocuklar uçağa buruk olarak bindiler. Sonrada muhabir söz konusu yüzücümüze telefon ederek, “ ya haber biraz ağır kaçtı ama benim bir suçum yok, yönetim böyle yazdırdı” gibi laflar ederek sözüm ona günah çıkarmıştı. Maratonda bu aklımıza geldi. Yüzücülerimize dedik ki, sakın timsahlara yem olmayın. Valla bir de kolunuzu kaptırıp dönerseniz adamlar haklı çıkar dedik. Gülüştük ve onların da kulaklarını çınlatmayı ihmal etmedik. İlahi gazeteciler…!

      Gölde yapılan antrenmanlar sırasında İsmet Ayık ilk turu 3 ncü olarak bitirince bayağı ümitlendik. Ancak yarışma stresi, ilk gün 2500 m yi 36 dakikada yüzen İsmet’in yarışı 44 dakikada tamamlamasına ve yarışma sonucunu 56 erkek içinden 21 nci olarak bitirmesine yol açmıştı. Birinci olan yüzücü ise finish levhasına doğru yüzüp levhayı bulamayınca bir şey olduğunu fark ettik.. Sonra herkes alkışlayınca anladık ki, adamın iki gözü de görmüyordu ve dehşet bir derece yapmıştı. Bu yarışmada iki ayağı da felçli olanları görünce bizim Milli Olimpiyatçıları bir kez daha andık. Hele hele Venezuella’lı bir antrenör vardı ki, inanılmaz bir adamdı. Tek kelime ile çılgındı ve Türkiye’de şuna ya da buna benziyor diye bir benzetme yapamadık. Adam 3 tane görmez yüzücü ile birlikte 5 kilometre yüzdü. Onlara eşlik etti ve yarışı birlikte bitirdiler.

      Yarışmalardan çok fazla söz etmediğimi fark ettim. İlk gün hayretler içinde izlediğim yarışı, ikinci günden itibaren olgunlukla seyretmeye başladığımı anladım. Çünkü 2 kolu ve bir ayağı olmayan üstelik cüce de olan bir adamı, depar taşında görünce küçük dilimi yutuyordum. Adam suya atladı ve tek ayağı ile yan dolfin yaparak yarışı üçüncü olarak bitirdi. Törende madalya alırken, madalyasını boynuna taktılar. Küçük hediyesi ise adamın eşofman cebine konuldu. İnanın gözlerim yaşardı. Hani derler ya, azim, yaşam mücadelesi falan. Bu lafların boş laflar olduğunu, bunun bizzat yaşanması ve görülmesi gerektiğine inandım. Gördüm ve bu sözcüklerin anlamanı daha iyi anladım. Tekerlekli sandalyeden suya indirilen ve antrenörlerin yardımı ile ayakları duvara değdirilen yüzücülerin start almaları ise görülmeye değerdi. Hele hele bu yüzücülerin takla atarak ayaklarını duvara vurmaları yok mu, inanılmaz görüntüler. Çünkü duvardan ayrılmaları için ayakları ile ittiremiyorlar. Ayaklar sadece değiyor ve kollar çalışınca duvardan ayrılamıyorlardı.
Bu görüntü bana birazda bizim bazı yüzücüleri çağrıştırdı. Çünkü ayak vurmayıp duvardan törenle ayrılan yüzücüler de aynı reaksiyonu veriyorlardı. Çevrinizde böyle yüzücü yok mu? Şöyle yarışlarda bir bakın bakalım, kaç tanesini göreceksiniz.


      Bizler, normal yüzücülerin derecelerine alışkın olduğumuz için bazı yarışma sonuçları bize komik geldi. Adam felçli ayağı ile 50 m. serbesti 2 dakikada 30 saniyede bitirdi. Yarış bitinceye kadar sıkılmamak elde değildi. Ancak bu derecenin dünya rekoru olduğunu duyunca da gözlerimiz faltaşı gibi açılmadı dersek yalan olur.


      Yarışmalar sırasında yaşı geçmiş yüzücüler gördüm. Öyle ki, adam belki de torun sahibi. Ama gelmiş. Adamı bir sürü genç arasından birinci olarak büyük ekranda görünce yine afallayıp kalıyoruz. Adamlar yüzüyor. Ben bunu İşitme Engelliler Avrupa Şampiyonasında da gördüm. Çocuğu ile gelen bir yüzücü vardı. Çene altı kırışmıştı. Ve birinci oldu.


      Burada da kötü seriden iyi seriye doğru yüzüldü. Avrupa Şampiyonaları, Dünya Şampiyonaları ve Olimpiyatlarda hep B ya da kötü seri yüzer, sonra yarı finaller ya da A serisi yüzülür. Türkiye’ye döndüğümüz gibi, Ön eleme programına baktım. Bizde ise iyi seriden kötü seriye doğru yüzülüyordu. “Biz uzaylıyız” gibi bir hisse kapıldım. Bunun nedeni burada anlatmak ve kafa karıştırmak istemiyorum ama, Ataköy’deki bir olayı anlatmadan da geçemeyeceğim. 5 kişi kantinde sigara içiyordu. Yanlarındaki küçük bir çocuğu kantinden havuza gönderdiler. Çocuk koşarak geri geldi “ilk seri yüzülüyor koşun” diye bağırdı. Bir anda kantin boşaldı. Ve inanın 2 dakika sonra herkes geri geldi ve sigaralar tekrar yakıldı. Nerede kaldı bu işin heyecanı. Eskiden serilerin kalitesi yavaş yavaş gelirdi. İnsanın tribünlerden kalkası gelmezdi. Şimdi gönder bebeyi yak sigarayı. Sanki bu programı hazırlayanlar ile kantinciler arasında bir akrabalık var gibi geliyor.
 

      Sonra diyoruz ki, izleyici yok. Kimi koyarsanız koyun oraya iyiden sonra kötüyü HİÇ KİMSE İZLEMEZ. Kendimizi kandırmayalım.

      Bu organizasyon sırasında en üzüldüğüm konu, Görme Engelliler Federasyonu Başkanı oldu. Çünkü, zenciler tarafından bıçaklanmak istenmemiz, hele hele bu kişinin kendisi olması gerçeği bizleri çok üzdü. Hep gözümüzün önünde o zencinin bıçağı Başkanın kalbine doğru salladığı an ve elini tutarak kendisini savunduğu andı. Hala film şeridi gibi gözümün önünde. Ancak, başkan bu haberin turkyuzme.com tarafından duyurulmuş olmasını pek istemedi. Ancak, biz görmezlikten gelemezdik ve yayınladık. Ve bunu yayınlarken, şunu da göz ardı etmemek gerekirdi. Bu şampiyona 2010 FİFA Dünya Kupası için bir provaydı. Eğer bizim sayemizde bir tepki gösterilmeseydi, inanın çok kişinin canı yanardı. İnşallah önlemler alınması konusunda birazcık payımız olmuştur. Çünkü son gün sokaklarda görmeye alışkın olmadığımız polisleri son 3 gün tek-tük de olsa görür olduk. Verilmiş sadakamız varmış.

      İlginç Bulduklarımız:
 

      Bizi Zulu kabilesinin köyüne gezmeye götürdüler. Zenci milletine bakış açımız ilk günden daraldığı için adamlara bize pek de sevimli gelmedi. Biraz tiyatromsu bir hava içinde yeri ayak tabanları ile tekmeleyerek dans ettiler. Tozu toprağı birbirine karıştırıp, şapka açar gibi tas açıp, bahşiş topladılar ve sonra el işleri ile dolu olan bir bölüme geçirdiler. Herşey ateş pahası olan mallara uzaktan baktık. Bazılarımız aldı ama, bir anda bizim paramız bize kıymetli geliverdi.

      Dünyanın en büyük timsah parkı Durban’da ve buradaymış. Bu alanı gezmeye başladık. Toprağın üzerinde ağzı açık duran timsahları görünce içimiz ürperdi. Valla üstüne basıp geçersiniz. Çünkü toprak renginde ve ağaç kütüğü görünümündeler. Bir basarsanız vay halinize. Hele bir tanesi var ki, 104 yaşındaymış. Allah uzun ömür versin deyip ayrılırken, boğa yılanı ile fotoğraf çektiren ve Capetown’lı öğrenciler olduklarını öğrendiğimiz çocukları gördük. Araya karışıp bizde boğa yılanını omuzladık ve onların yapamadığını yapıp bir de yılanın başına öpücük kondurup digital makinelere ve telefonlara poz verdik.

      Burada dünyanın en büyükleri var. Dünyanın en büyük yunus balığı eğitim ve gösteri merkezi ile yine dünyanın en büyük köpekbalığı akvaryumu da buradaymış. Maratonun yapıldığı günün gecesiydi. Tüm ekipleri buraya götürdüler ve büyük bir çadırda konuk ettiler. 10 ayrı yere kurulan açık büfeler ve meşrubat yerleri vardı. Berbat bir zenci gurubu müzik yapıyor ve bir Allahın kulu dans etmiyordu. Adamlar sahneden indi, ekipler piste çıkıp el şaklatarak dans ettiler. Müzik yoktu ve eğlence çoktu.

      Bu çadırın yan tarafında gecenin karanlığında duran heybetli bir şey vardı. Durup dikkatlice bakınca gözlerime inanamadım. Kıyıdan 500 m. uzaklıktaki bu yerde hani şu batan ve filmlere konu olan Titanic’in yarısı kadar büyüklükte bir gemi vardı. Hemen küpeşteden aşağıya uzanan demir merdivenlere yönelip gemiye çıktık. Korkunç güzel bir manzara ile karşılaştık. Geminin orta bölümünde iki ambar vardı. Birinci ambar ışıklarla aydınlatılmış ve içinde 3-4 metrelik köpek balıkları ile çekiç köpekbalıkları yüzüyordu. Yutkunarak ikinci ambarın ağzına gittik. Buradan aşağıya doğru inen merdivenlere bakınca her katta bir restaurant olmak üzere 4 ayrı restaurant olduğunu gördük. Bu restaurantta oturanlar büyük ve kalın cam duvardan balıkları seyrederek içki yudumluyorlardı. Manzara müthişti. Geminin ön kısmından müzik sesleri geliyordu. Garsonlar korsan kıyafeti ile hizmet ediyor, sanatçıların başında gemici şapkaları ve kıyafetleri vardı. 3 tane kız üst güvertede dans ediyordu. Biz çekinerek içeriye göz atarken, tüm yüzücü ekiplerinin buraya demir attıklarını ve kameraları çalıştırdıklarını gördük. Geminin kıç kısmına gittik. Orada da benzeri bir eğlence vardı. Küçük küçük barlarda herkes birşeyler içiyordu. Bu arada yine o toz şeklindeki yağmur yağıyordu. Eski bir gemiydi fakat otantik görünümüne el sürülmemişti. Geminin ortasından dışarıya doğru bir kanal çıkıyordu. Kanalın bir yerine iskele yapılmış ve bir tel kafes vinç ile yukarda sallanıyordu. Üzerinde adrenalin yazıyordu. Herhalde çılgınları bunun içine koyup suya sallıyorlardı. Burada da yüzlerce köpekbalığı vardı. 45 dakikanın nasıl geçtiğini anlayamadık.


      Maraton için gittiğimiz gölet alanında ağaç dallarını üzerinde gezinen maymunları gördük. İleride de 5 tane zebra otluyordu. Bizi görünce koşup kaçtılar. Nihayet Afrika’ya özgü bir manzara ile karşılaştık.


      Türk dostlarımız anlattı. Burada bir çocuk doğduğu zaman battaniye getirirlermiş. Birisi öldüğü zaman yine battaniye getirirlermiş. Ölünce yine battaniye götürüp ona sararak gömerlermiş. Kızların en büyük çeyizi battaniye ve aile büyüklerine verilen hediye ise yine battaniyeymiş. Çok şaşırdık. Pekii bu battaniyeleri kim satıyor deyince bizim Türkler gevrek gevre güldüler. Çünkü buradaki battaniye sektörü Uşak ve Giresunlu’luların elindeymiş. Hatta Türkiye Çin, Portekiz ve İtalya’dan gelen elyafı burada kurulan bir Türk fabrikası işleyip satıyormuş. Helal olsun size dedik.

      Yine anlatılan bir olayı size aktaralım istedik. 2 ay önce bir Türk arabası ile giderken, zenci mahallesindeki kırmızı ışıklara takılmış. Gece yarısı buralarda durmanın çok tehlikeli olduğunu bilen Türk tama gaza basmak üzereyken, bir sürü zenci arabayı çepe çevre kuşatmış ve silah çekmiş. Adamı aşağıya indirmişler. Anahtarı istemişler ve almışlar. Cep telefonlarını istemişler ve almışlar. Cüzdan demişler. Onu da almışlar. Derken bir tanesi üstünü arayacağız deyince, bizim Türk, burada herkese verilen üzerinde bulunan yasal silahını çekip arabanın arkasına doğru koşmuş. Resmen mafya filmlerindeki gibi bir silah çatışma başlamış. Bu arada zencilerden biri ayağındaki atar damardan yaralanmış. Herkes kaçmış. Sesleri duyan polis olay yerine gelip bizim Türk’ün ifadesini almış. Sonra da size evinize gidin . Bir şey olursa biz sizi ararız demişler. Sabahleyin bir polis eve telefon ederek olayı tekrar anlatmasını istemiş. Dinlemiş ve geçmiş olsun demiş. Sonra ne mi olmuş? Hayat devam ediyor. Türk dostumuz işinin başında. Bu ve buna benzer bir sürü olay dinledik.

      Yaşadığımız olumsuzlukları bir kenara bırakıp, bize içmek üzere verilen adam başı 40 powerread’lerin yarısına yakınını sağa sola dağıtıp sularımızı yanımıza alarak yola çıktık ve 2 saat Johannesburg, 12 saat Zürih ve 3 saat İstanbul yolculuğunun ardından tam 36 saatte evimize ulaştık. Canım memleketim dedik. Geldik.

      Bu satırlarımızı sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz. Bizim burada yapmak istediğimiz şey, sadece yarışa gidip gelmek değil, aynı zamanda orada yaşananlar, kültürleri ve ilginçlikleridir. Her ülkeye giden arkadaşımız, gittikleri havuzları ve Amerika’lı, Avrupa’lı, Asya’lı yüzücülerin nasıl ısındıklarını ve teknikleri ile sporcularının oturuş kalkışlarını anlatsa, bizlere bir dolu tecrübe olur, kanısındayız.

      Sağlıkla kalın.
      Öğr. Grv. Haluk OKUR

 

 

 

      
 

Geri Dön - Anasayfa

Turkyuzme.com sayfaları en iyi 1024x768 ekran çözünürlüğü (ya da üstü) ve high-color renk ayarı ile izlenebilir.
Internet Explorer 5+ ve/veya Netscape 4.6+ kullanmanızı tavsiye ederiz.

Turkyuzme.com - 2002-2006. All Rights Reserved.

TÜM HAKLARI SAKLIDIR. İZİNSİZ KESİNLİKLE KULLANILAMAZ.  Bilgi: turswim@hotmail.com